www.alemsanal.com | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |

©Alem Sanal, Sanal Alemin Gerçek Ortamı
09 Ocak 2009, 14:55:52 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

Düsturudur varolana sevgi,
©Alem-î Sanalda yoktur bir eşi..

ÖNEMLİ: Transporter 3 - DivX - 2008 (Türkiye'de İlk Defa ©AlemSanaL'da..) Gelişmiş Arama
   Ana Sayfa   Yardım Ara ©AS İLETİŞİM Giriş Yap Kayıt  

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mesneviden Seçmeler (açıklamalı)  (Okunma Sayısı 411 defa)
0 Üye Sayısı ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
FİrUzE
©AS ADMİN
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan

Mesaj Sayısı: 3.127
Konu Sayısı: 1430



« : 01 Mayıs 2008, 15:57:34 »

Şah ve Cariyenin Hikayesi
Bir Şah, cariyenin birine aşık oldu. Onu satın aldı. Cariye hastalandı. Şah cariyenin iyileşmesi için çareler aramaya başladı. [Bu hikayede, Şah; ruh’u, cariye ise insan nefsini ve arzularını simgelemektedir.]
Beyit :
Ey dostlar bu hikâyeyi dinleyin. Bu hikâye bizim hâlimizin gerçeğinin aslıdır.
Bundan önceki zamanlarda yaşamış bir şah vardı.
Dünya ve din mülküne malik di.
Şah bir gün atına binip öndegelenler ve yakınlarıyla ava gitti.
Açıklama :Ruhun öndegelenleri ve yakınları, aşk ve muhabbeti, akıl vasıtasıyla oluşan fikirleri, zihinsel kavramları, düşünceleridir.
Beyit :
Şah caddede bir cariye gördü. Şahın canı o cariyeye esir oldu.
Açıklama : Cadde gelip geçiş yeri olan dünyadır. Cariye veya güzel bir kadın, nefsin bazı geçici lezzetleridir. Ruh, bu geçici lezzetleri görünce dünyada bulunuşunun asıl maksadını unuttu. Nefsin isteklerine uydu. Ruh; o kadar nefsine tabi oldu ki nefsin şahı iken esiri oldu. İnsanın içindeki, nefis, ruh, akıl gibi batınî kuvvetler, büyük bir devletin içinde bulunan unsurlar, rütbeler, birbirinden farklı dereceler gibidir. Eğer her derecenin, rütbenin sahibi kendi görev alanını korursa o benlikte esenlik bulunur. Emir komuta zinciri bozulursa acı, keder, ızdırap meydana çıkar.
Beyit :
Şahın can kuşu beden kafesinde oynayınca, acı çekmeye başladı. Mal ve para verip o cariyeyi satın aldı.
Açıklama : Ruh bazı ruhanî fedakarlıklar yolunu seçti. Mesela bir miktar ibadeti terk etti. Nefsin arzusunu yerine getirdi. Sonra kendi seçme kudretini tamamen elden bıraktı. Nefse devretti. Bunun zorunlu sonucu olarak da rahatsız, kararsız, huzursuz oldu.
Beyit :
Şah cariyeyi satın alıp berhudar oldu. Sonra kazara cariye hastalandı.
Açıklama :Ruh, nefsin isteğine uyduysa da rahat görmedi. Zira çok kısa bir zaman sonra nefsin noksanlıkları ruha görünmeye başladı.



Beyit :
Bir adamın bir merkebi vardı ama palanı yoktu. Palan buldu ama o vakit merkebi kurt yedi.
Açıklama :Akıl ve kurallara dayanmadan, sadece arzu edildiği için elde edilmesi amaçlanan bir şey elde edildiği anda, ondan alınacak lezzeti tamamlayacak bir başka şey kaybolur, eksik kalır. Bundan dolayı dünya lezzetleri daima noksandır. Sonuçları bakımından acı vericidir. Nihayeti hüsrandır.
Beyit :
Bir adamın bardağı vardı fakat su eline geçmedi. Suyu bulunca bardağı kırıldı.
Şah sağından, solundan, her taraftan tabipler topladı. Tabiplere ikimizin, benim ve cariyenin canı sizin elinizdedir, dedi.
Açıklama :Ruh nefse tabi olup acı çekmeye başladıktan sonra, kâmil ve akıl sahibi zannettiği kimselere gider. Acısını açıklar. Kendini ve nefsini kurtarmak için onlardan ümit beklemeye başlar.
Beyit :
Benim canımın işi kolay, önemsiz. Canımın canı cariyedir. Ben dertli ve hastayım ilacım ve dermanın cariyedir.
Açıklama :Şah cariyenin aşkından onun sağlığını kendinden kıymetli saymaktadır. Cariyenin aşkına göre en değerli olan canın bile önemsiz kaldığını açıklamaktadır. Böylece tabipler hasta kadının sağlığına daha çok çalışacak gayret edeceklerdir.
Beyit :
Her kim benim canıma yani “cariyeye” derman bulursa, benim hazinelerimi, cevher ve mercanlarımı alır.
Açıklama : Şah tabiplere “canım yerine tuttuğum cariyeyi kim hastalıktan kurtarırsa nimetlerime ulaşacak, cömertliğimi görecek, mutluluğa ve saadete erecektir” demektedir..
Beyit :
Tabipler, “hepimiz, olağanüstü bir suretle çalışalım, bilgilerimizi, anlayışlarımızı bir arada toplayalım, çare bulalım” dediler.
Açıklama : Zor ve önemli bir konuda araştırmadan, üzerinde inceleme yapmadan, bunun gibi bol bol vaad edenlerin hepsi yalancıdır. Şeyh ve âlim kıyafetine bürünüp, gerçeklerinin tavırlarını taklit eden sermayesizlere “mukallit” denir.

Beyit :
Tabipler; “bizden her biri alemin Mesihidir, her elem ve hastalık için elimizde bir merhem ve ilaç vardır” dediler.
Açıklama : Mesih, Hazreti İsa Aleyhi’s Selamdır. Tabipler Şah’a “Tıp ilminde bizim o kadar kuvvetimiz, becerimiz vardır ki Hazreti İsa Aleyhi’s Selam ruhanî gücüyle nasıl ölmüşleri dirilttiyse biz de tıp ilminde ki uzun kolumuz nedeniyle ölmüş derecesine gelmiş hastalara şifa veririz.” dediler. Manevî yönden bakınca, taklitcilerin, şahte şeyhlerin de yalan ve adi kelimeleri çoktur. Fakat o sözler faydasız ve etkisizdir.
Beyit :
Tabipler kibirlerinden “ İnşeallahu Teâla” hastayı iyi ederiz demediler. Bunun üzerine Kadir-i Mutlak Hazretleri insanın aczini onlara gösterdi.
Açıklama : Anlatılan tabipler cehaletlerinden "inşeallahu teâla" demediler. Hasta olan cariyeye çare bulamayıp aciz ve çaresiz kaldılar. Bu tabipler zaten aciz, gafil, gönül ehlinden değil idiler. Bir de Cenabı Hakkın kudret ve merhametini dil ile söylemeyi bile ihmal edince Allahu Teâla acizliklerini meydana koydu. Böylece mahcup oldular. Ayıplı oldukları açığa çıktı. Var edilemesine çalışılan her bir işte "inşeallahu Teâla" yani “ Mutlak kudret sahibi olan Allahu Teala Hazretleri isterse olur” demek farzdır. Aynı zamanda hikmet ve irfan sahibi olduğuna işarettir. Yaptığın işin sonunda saadete ermene sebeptir.
Beyit :
İstisnayı terketmek yani “İnşeallahu Teâla” dememek insana kasvet ve gamdır. Maksat bu ibareyi sadece dil ile söylemek değildir. Zira dilin söylemesi asıl değildir. Dil ile söylemek sadece görünüşte olan bir şeydir.
Açıklama :İnşeallahu Teâladan demekten asıl maksat bu sözü yalnız dil ile söylemek değildir. Bu sözden asıl maksat; Allahu Teala’nın sonsuz ve sınırsız kudretinin düşünülmesidir. İnsanın ne kadar aciz ve zavallı olduğunun daima tefekkür edilmesi, hiç unutulmamasıdır.
Beyit :
Ey “inşeallahu Teâla” lafzını diliyle dememiş ama canları, ruhları “inşeallahu Teâla” ibaresinin can ve manasıyla beraber olan çok kimseler!”
Açıklama :Daha önce arz edildiği gibi, maksat kâlbiyle, aklıyla her şeyin Allahu Teâla Hazretleri’nin emrine tabi olduğunu, O’nun dilemesi ve istemesi olmayınca hiçbir şey olmayacağını, insanın aslında daima aciz olduğunu bilmektir Hazret-i Mevlana bu beyit ile Risaletpenah Efendimize’e O ‘nun varis-i kamili bulunan ehlullah hazeratına işaret etmişdir.
Yahudilerin öğretmesi üzerine Kureyş müşrikleri Aleyhissalat Efendimiz’e ruhun hakikatini, birde Ashab-ı Kehf ve Zülkareyn kıssalarını sormuşlardı.
Rasullah Hazretleri; yarın gelin de haber vereyim dedi, lisanen inşallah demedi.
Hazret-i Peygamberin inşallah demeksizin yarın gelinde haber vereyim buyurması,şüphe yok ki İlahi iradeden gaflet yahud Allah’a karşı nefsine kudret isnadı değildi.Belki buna dair vahy-i Rabbaninin geleceğine itmi’nan-ı kalb neticesi idi.(Tevhid-i ef’al)mertebesine varmamış olan bir kısım ümmetin İlah-i iradeden gafil olmamaları,teşebbüslerinde hatırlamaları için İNŞALLAH demeleri lüzumunu fi’len bildirmek,Allah’ın iradesi olmayınca hiçbir şeyin yapılmayacağını göstermek üzere vahiy birkaç gün gecikdi. Rasul-i Ekrem efendimiz sıkıldı.Sonra verilecek cevap vahyen bildirildiği gibi ümmete hitaben:
“Hiçbir şey hakkında:Ben bunu herhalde yarın yapıcıyım,deme.Meğer ki(sözünü) Allah’ın dilemesi (ne bağlamış olasın) sure-i Kehf (23-24)” talim-i Rabbanisi varid oldu.

Beyit :
Tabipler, cariyenin sağlığını kazanması ve kurtulması için ilaç ve devadan ne yaptılarsa derdini ve hastalığını azdırdı. Maksat husule gelmedi.
Açıklama :Anlatılan tabiplerin, kâlpleri gafil idi. Bundan başka, küçük bir vasıta olan dil ile bile “Hak Teâlâ Hazretleri isterse cariyeyi iyi ederiz” demediklerinden, cariyenin hastalığı bu tabiplerin cahilliği gibi artmıştı..
Beyit :
Cariye hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Bu sebepten şahın gözü kanlı yaştan ırmak gibiydi.
Açıklama :Ruh önce nefsine uydu. Sonra çare bulmak için hünersizlerin tedbirine başvurdu. Böylece hem nefis hem ruh zayıfladı. Çaresiz, kararsız, rahatsız kaldı.
Beyit :
Sirkengebin isimli şurubu safra gidersin diye cariyeye verdiler, kaza-i ilahîden safrayı artırdı. Badem yağı bile yumuşaklık vereceği yerde kabızlık yaptı.
Açıklama :Yalancı iddiacıların aldığı tedbirlerden ortaya daima kötülükler, vaadleri bir esasa dayanmadığı için çeşitli güçlükler çıkar. Bu gibilerden uzaklaşmak isabetli bir iş yapmanın ta kendisidir. Sırf kazanç ve faydadır.
Beyit :
Helile (Hint Eriği) isimli yumuşatıcı ilaçtan ta kabızlık meydana geldi.Yumuşaklık tamamen kayboldu. Su harareti keserken neft gibi ateşe yardım etti.
Açıklama :dünyadaki en büyük musibet,cahilin ilim davasında bulunması, o davanın cahillerce doğru zannolunmasıdır.İnsan bilmediğini açıkca itiraf edecek olursa hem vebal altına girmekden kurtulur,hem hulus-u niyeti dolayısıyle Allah’ın ilham ve talimine mazhar olur.
“Kendilerine eşya ilimleri sorulan meleklerin, bilmiyoruz dedikleri gibi,sende bilmediğini itiraf et ki (VEMA ALLEMTENA) arkadaşın olsun.Allah;o isimleri Adem a.s. vasıtasıyla melekelere talim eylediği gibi sana da bilmediklerini öğretsin.
Tabi’inden ve ulemadan Şabi’ye bir mesele sormuşlar. “Bilmiyorum” demiş. “Sen ulemadan iken bilmiyorum demeye utanmıyor musun?”demişler. “Melekler,Allah’ın yakını iken (LA ILME LENA) demeye utandılar mı?” demiş.

ŞAH; CARİYENİN İLAÇLA TEDAVİSİNDE TABİPLERİN İŞE YARAMADIĞINI AÇIKCA VE KESİNLİKLE ANLADI. YÜZÜNÜ HER ŞEYDEN YÜCE OLAN ALLAHU TEALA’NIN DERGAHINA ÇEVİRDİ. DUAYA BAŞLADI. RÜYASINDA BİR MÜJDECİ GÖRDÜ. O GAYBÎ MÜJDECİ ŞAH’A “BİR İLAHÎ TABİP BULACAKSIN, İSTEĞİN GERÇEKLEŞECEK” DEDİ.]

Beyit :
Şah o hekimlerin aczini görünce, yalın ayak mescide koştu.
Açıklama :Ruh yalancı ve iddiacıların faydasız tedbirlerini gördükten sonra Cenabı Hakk’a sığındı. Yalın ayak tabiri hem sığınmayı hem ruhun acilen Allahu Teâla Hazretlerinin büyüklük huzuruna yalvarıp yakararak, tevazu ile yönelmesini ima eder.
Beyit :
Şah mescidde mihraba gitti. Secde yeri Şah’ın gözyaşından suyla doldu.
Açıklama :Ruh o ana kadar Cenab-ı Hakk’a tamamıyla sığınmamıştı. Nefsinin sevgisine düşmüştü. Acı çekmeye başlaması, kararsız ve rahatsız olması onu, kusurunu itiraf etmeye götürdü. Ruh; hem kusurunu itiraf etmek hem nefse şiddetli muhabbet etmekten doğan elemlerine çare bulmak için Hakk’ ın dergahına müracaat etti. Bu durumda iken, insanın göz gibi en makbul azasından çıkan ve kâlbinin nelerden etkilendiğini ilân eden kanlı gözyaşlarını akıttı.
Beyit :
Şah derin ve fırtınalı denizin fani dalgalarından kendine gelince, Allahu Teala’yı medhüsena için ne güzel konuşmaya başladı.
Açıklama : Şah hayırlı işlerin hepsinde olduğu gibi dua ederken de besmele,hamdele,salvele ile başlamak,yine salat ve hamd ile bitirmek arada Cenab-ı Hakk’ın medh ü senasına dair dili döndüğü kadar söz söylemek lazımdır.Onlar arasında edilen duaya icabet buyurur. “ Allah kendisine hamd edilmesini sever”hadis-i şerifi mucibince insanların Rabb-i Erkeme hamd ü sena etmeleri lazımdır.
Hadis-i şerisinde “Ya Rabbi; ben sana karşı hamd ü senayı sayıp dökemem!...Sen Zat-i ecel ü a’lana sena ettiğin gibisin.”buyurulmuş,Allah’ın senasını saymak hususunda lisan-ı beliğ Muhammed’inin aciz kaldığı beyan olunmuşdur.
Şah Allahu Teala’nın merhamet ve azemetini düşündü. Ruhanî deryaya daldı. Kendini hiç bir şeye hiç kimseye muhtaç olmayan Allah-u Teala’nın yolunda yok etti. Sonra insaniyet gereği uyanıp maddi aleme dönünce hikmeti arayan hâli nedeniyle aşk ve şevkinin arttığını gördü. İnsanın ifade aracı olan zahiri diliyle başlangıcı olmayan Allah-u Teala Hazretlerini medhüsenaya başladı. Kâlbinin derinliklerindeki manevî hissiyatın değerini yüce bilerek açıkladı. Söz ile ifade fiil ve hâl ile ifadeye göre her ne kadar daha zayıf ise de yine fayda verir, selamete erdirebilir.

Beyit :
Şah dedi: “Ey isteyene istediği kadar veren, varlığı mutlak Allahu Teala Hazretleri! Senin en ufak ihsanın cihanın mülküdür. Ben ne söyleyeyim de nimetine şükredebileyim, sen gizliyi bilirsin.
Açıklama :Bu beyti şerifte ve bu cihan kıymetinde yalvarışta Mevlâna-yı Rumî Kaddese Sırrehu’s-Sami Hazretleri’nin ruhanî gücü, nihayetsiz ifade kudreti, dinleyen ariflerin kâlplerini aydınlatır. O’nun muhabbetine esir eder.
Beyit :
Ey her ihtiyacımıza daima koruyucu ve sığınma yeri olan, yüceler yücesi Huda Hazretleri! Biz yine yolu kaybettik.
Önce nefsimize uyarak doğru yolu kaybettik. Sonra Cenabı Hakkı unutup da derdine çare bulmak ümidiyle taklitcilere başvurduk. Yanlış ve hatayı tekrar ettik. Yolu şaşırdık.

Lâkin sen, “Her ne kadar ey kulum senin sırrını biliyorsam da sen hemen dilinle sırrını meydana çıkar, söyle” buyurdun.
Açıklama :: Gizli ve açık her şeyi bilen Cenab-ı Allahu Teala, insanın kalbindeki sırları bilir. İşitmeye muhtaç değildir. Fakat insan diliyle söyleyerek hissiyatını ve dileklerini Allah-u Teala’nın huzurunda arz ederse iki faydası olur.
Biri kendi ağzından çıkınca acizliğinin ve temennilerinin mânâlarını daha çok anlar. Aklı neye muhtaç olduğunu daha çok ayırt edebilir. Uyanık ve dikkatli olur. Zira mânâlar yalnız zihninde kalırsa vücudun dışında gibi, benlikten ayrı gibi kalır.
İkinci fayda; dualarını, dileklerini, yalvarışlarını şayet diğer insanlar işitirlerse onların kalbinde de Huda’nın korkusu ve sevgisi hasıl olur. Özellikle âyet-i kerimede “bana dua ediniz size icabet edeyim” buyrulmuştur.

Beyit :
Şah, canının en içinden feryada ve yalvarmaya başlayınca, Huda Hazretlerinin merhamet ve ihsan deryası kaynadı.
Açıklama :Ruh; samimiyet ve teslimiyetle yalvarmaya başlayınca Rabbanî merhamet yüzünü gösterdi. Selamet ortaya çıktı. Cenabı Hakk’a yalvarabilmek gibi bir nimete erişmek için uygun vakitlerde ve ibadet arasında bu yalvarışa sarılmak, her durumda kulluğu, sürekli adaleti alışkanlık haline getirmek gerekir.

Beyit :
Ağlamakta iken şahı uyku kaptı. Şah rüyasında ihtiyar bir zatın yüz gösterdiğini gördü.
O manevî zat “Ey şah müjde ! duan ve isteğin kabul oldu. Eğer yarın sana bir garip gelirse bizdendir.” Dedi.
Açıklama : “Eğer gelirse” denmesinde bir işaret vardır. İnsanı daima korku ve ümit arasında bırakmak hikmet gereğidir. Korku, çalışmayı; ümit, kuvveti, kâlbin isteğini sağlar. Şah’a gelecek zata “garib” denmesi ise, Rûhanîyete eren zatların dünyada garip olmasındandır. Özellikle gelecek zat Şah’ın daha evvel bildiği bir kişi olmadığından Şah’a göre garibdi.

Beyit :
O garip gelince bil ki hekim ve hünerli bir tabibdir. O garibi sadık bil! Çünkü güvenilir ve sadıktır.
Açıklama :Yalancı ve şarlatan tabiplerden Şah korkmuştu. Bundan dolayı, rüyada ki Ruhanî Pîr, Şah’ı temin ediyor. “Bu defa sana gelecek tabip evvelkiler gibi yalancı değildir. Tam aksi hem dürüst, hem güvenilir, ve hem de hünerlidir” diyor.
Beyit :
O garibin ilacında ki sihir gibi kesin sonucu, fevkalade etkili çareyi gör. O’nun üstün özelliklerinde Hak Teâlâ Hazretlerinin kudretini müşahede et.
Açıklama :Hak Teâlâ hazretlerinin emriyle hareket eden bir insan-ı kâmilin aldığı tedbirler ve bir Arif Şeyhin irşadı o kadar fayda verir, o kadar yücedir ki insanlar hayrette kalır. O büyük zümreye mensup olanların, kudretleri ve adaletleri her işlerinde hissedilir. Fahrı alem Efendimiz Hazretleri rûhanîyette ve akılda sonsuz yücelik derecesinde idiler. O’nun harp meydanında sabır ve sebatı dahi bütün hâllerinde var olan Peygamber tavrının ortaya çıkmasıydı. O Allah’ın mahbubunun bu özellikleri, kendinin izinden giden Ruhanî zatların kudretine yeterli delildir.



Beyit :
O vaad edilen vakit geldiğinde, gündüz oldu. Güneş ortaya çıktı, yıldızları söndürdü.
Şah gözlem yerinde, yani pencerede beklemedeydi. Görsün diye, sırlar aleminde kendisine gösterileni.


Şah mayası fazilet, şahsı azamet dolu bir gönül ehli gördü. Karanlık içinde bir güneşti.
Açıklama : “Sâye” gölgeden maksat, zulmanî (karanlık) olan dünya; ve güneşten meram, etrafını mânâ nurlarıyla aydınlatan insandır. Öyle bir insan-ı kâmilin gelişiyle şah müjdelendi. Karşılamak için beklemekteydi.
Beyit :
O uzaktan göründü, Ay’ın hilâl hâli gibiydi. Çok zayıf ve nahifdi. Yokla var arası bir hayâl gibi göründü.
Açıklama :Ay, gerçekte vardır ve kusursuzdur. Fakat bulunduğu yere ve bizim bulunduğumuz yere göre bir vakit bize hiç görünmez. Sonra hayal gibi görünür. Ve sonra parlayan bir mehtap olur.
Anlatılan insanı kâmil için “gayet zayıf ve nahifti” buyrulması ruhânî insanların durumlarıyla ilgilidir. Onlar gerçekte kusursuzdurlar. Ama bizden uzakta olunca hâliyle görünemeyeceklerdir. Sonra, manevî nurlarının eserleri de hayal gibi olacak ve onlara pek az ulaşılabilecektir. Ama sonunda insan, emredilen çalışmaya, gayrete sarıldıkca, Allah’ın yardımı ulaşacak, o Ruhanî olanları, o insanı kâmilleri, parlayan mehtap gibi görebilecektir.

Beyit :
Hayal ruh içinde hiç gibidir. Sen cihan halkının bir hayal peşinden gittiğini gör.
Açıklama :Birinci mısradaki revan “ruh” ikincide “gidici” manasınadır. Hayal olan dünyanın fani, geçici yönleridir. Ruh baki ve kalıcıdır. Dünya ise, aklın hayalleri gibi sürekli bir halden diğer hale geçmekte, yürümektedir. Dünya hâllerinde sebat, kalıcılık yoktur. Akıllı olan kimse dünyayı hayal gibi görür. Ve bir hayale ne kadar muhabbet lâzımsa o kadar muhabbet edebilir. Daha çok muhabbet ederse dünyanın lezzetleri hayal gibi geçer. Onu seven ve ona bağlanan ise azab ve büyük ızdırab çeker.
Beyit :
Onların (Arif olmayanların); barışları, savaşları, kavgaları hayaldir. Övündükleri, ayıp saydıkları, şöhretleri de hep hayaldir. Bütün dünyaları hayalden ibarettir.


Evliyaya tuzak olan hayaller, Allah’ın bahçesinde ki ay yüzlülerin yansımasıdır.
Açıklama :Evliyanın hayali, ay yüzlülerin yansıması olan emirlerdir. Bu emirlere “dam:tuzak” denmesinin sebebi, Eviyanın nefislerini, yasaklanan işlere yönelmesinde hür bırakmamasından dolayıdır. Evet, bu hayaller nefsi emmare için tuzakdır. Ama yine o emirler, aslında mutluluk tuzağıdır. Fırtınalı deniz ortasında esenlik gemisidir. Evliya bu tuzağa, emredilmiş kayıtlara kendilerini bağladıkları, hatta bütün benliklerini verdikleri için gerçekten bedenleri sureta esir ama ruhları hür, gönülleri tok ve özgürdür.
Binaenaleyh beyt-i şerif; “ Evliyaullahın ayaklarına tuzak olan esma ve sıfat-ı İlahiyyenin tecelliyatıdır.O tecelliyat ise, hakikati görmeyen halka hayalat kabilinden gelir”şeklindede açıklanabilir.


Beyit :
Şah’ın rüyasında gördüğü hayal, misafir gelmekte olan zatın yüzünde göründü.
Şah kapıcıların yerinden ileri geçti. Kendine, gaybden gelmiş olan misafiri karşılamaya gitti.
Açıklama :Şah’ın misafiri karşılamaya gitdiğine dâir olan zahiri manadan başka “Şah’ın ileri gitmesi” tabirinde Rabbanî nimete nail olarak, ruhanî dünyada mesafeler almayı başardığını, mükâfata hak kazandığını hissettiren bir iç mânâ daha vardır. Kabiliyetli bir insan, hayırlı işlerde başlangıç olarak az çalışsa bile daha sonra çalışma ve gayreti artacak, yeterli olgunluk derecesine yükselecektir. Bu tecrübeyle sabittir.
Beyit :
Şah ile gaybdan gelen hekim her ikisi de aşina ve dostluk öğrenmiş bir deniz idiler. Her ikisi de dikişsiz bir şekilde birbirine bağlıydı.
Açıklama :Şah ile gaybdan gelen tabib daha evvel birbirilerini görmemişlerdi. Dostlukları, muhabbetleri, beraberlikleri yoktu. Ama mânen birbirine yakın iki deniz gibi aşina ve tanıdık idiler. Ortada bulunan engel Allah’ın izni ile kalkınca bu iki derya bir araya geldi. Aralarında ki bağın kuvvetinden dolayı “birbirine dikilmiş” gibi oldular.
“ruhlar,müretteb ve mücehhez ordular halinde idi.Ezelde tanışmış ruhlar arasında dünyada dostluk husule geldi.Tanışmamış bulunanlar arasında da anlaşmazlık zuhur etdi.”mefhumunca padişah ile hekim-i gaybi arasında ,ezeli bir yakınlık vardı.

Beyit :
Şah “meğer mâşukum o cariye değil sendin, lakin cihanda bir iş diğer işe bağlıdır” dedi.
Açıklama :Şah; gaybdan gelen Hekim’e gayet hürmet ve muhabbet eder. “Cariyeyi ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Fakat o muhabbet senin gibi bir arif ve akıl kaynağına ulaşabilmek için bir araçtı. Bir nimetti.” der. Dünya sebepler alemidir. Sebeplerin yaratıcısı olan Allah,bütün işlerin husule gelmesini bir takım sebeplere bağlamışdır.
Beyit :
Ey gaybdan gelen hekim ! Sen bana Hazreti Mustafa Aleyhi Efdalü’t Tahiyya Efendimiz gibi şefkatli ve şefaatcisin. Ben sana Hazreti Faruk’un Resul-u Müctebaya tâbi olduğu gibi tâbiyim. Senin hizmetin için ben kemer bağladım.
Açıklama :Şah’ın bu iki yüce ismi arifce yadetmesi ulaştığı vecd ve muhabbeti gösterir. Ayrıca, alacağı büyük manevî mesafelere bir ilham ve işarettir.



EDEPSİZLİĞİN ZARARLARINDAN HASIL OLAN VEHAMETİN BEYANINDADIR.

Beyit :
Allahu Teala Hazretlerinden edepli olmayı başarmayı dileyelim. Edepsizler, Hakk’ın lütfundan mahrum kalır.
Açıklama: Edepten maksat; insanın güzel ahlâkı, sözünün ve hâlinin meşru olması, küstahça hiçbir kelam ve tavırda bulunmamasıdır. Edepsiz ise Allahu Teâlâ Hazretlerinin emirlerine, insanların hukuk ve haysiyetlerine uymayandı. Edebsizler, Allah’ın lütfündan insanların sevgisinden mahrum kalmışlardır.
Hak subhanehu,Habib-i Edibini maddi ve manevi her türlü adab ile edeblenmiş olarak göndermişdir ki,bu hal:
“Rabbim beni terbiye etti ve edebimi güzelleştirdi”hadisi beyan olmuşdur.
Rasul-u Ekrem Efendimize sonsuz bağlılığı bulunan evliyaullah hazaratı da edebe riayet hususunda fevkalade dikkat göstermişler:
“Ey aşıklar;nefsinizi edeble tezyin edin.Aşk yollarının hepsi de edepden ibaretdir.”
Din büyüklerinden Ebu Hafs-ı Kebir k.s.tasavvufu edeble tefsir etmiş ve:
“Tasavvuf tamamıyla edebdir.Her vaktin , her halin ,her makamın edebi vardır.”demişdir.
Hz. Mevlana ise;
“Ayet ayet hemegi mani –i Kur’an edebest” mısrasıyla ,Kur’an ayetlerinden hepsinin birer edeb tarifi olduğunu beyan etmişdir.

Beyit :
Efendi ; bilmiş ol ki edeb, insanın bedenindeki ruhdur.
Efendi edeb;Allah adamlarının gözü ve gönlü nurudur.
İnsan;sufli alemden değil,ulvi alemdendir.Yani bunu anla.Şu dönen feleğin dönüşündeki güzellik de edebdendir.
Eğer şeytanın başını ezmek dilersen,gözünü aç ve gör ki,şeytanın katili edebdir.
Açıklama:Çünkü edepsizlik ondan zuhur etmişdir. “Ya Rabbi;beni azdırışın hakkı için”diyerek azdırmayı Cenab-ı Hakka isnad eylemişdi.
“insan oğlunda edeb bulunmazda;o insan değildir.Çünkü ceddimiz Hz. Adem,uğradığı küçük bir hata husunda “Ya Rabbi;biz,emrin hilafı olarak yasak ağaçdan yemiş olduğumuz için nefsimize zulmeyledik”demiş,o hatayı nefsine isnad eylemişdi.İnsan ile hayvan cisimleri arasındaki fark ,edeb iledir.

Beyit :
Gözünü aç da baştanbaşa Allah kelamı olan Kur’an’a bak! Kur’an nın bütün ayetleri edeb taliminden ibaretdir.
İman nedir?diye akıldan sordum.Akıl ,kalbimin kulağına söyleyerek iman; edebdir dedi.
Ey Şems-i tebrizi ; sen sırrı İlahisin,sus.Dünya gecesini andınlatacak ışıkların en parlağı edebdir.
Açıklama: Hz. Mevlana edebi ikiye ayırıyor.(zahiri) ve (Batıni) diye ikiye ayırır.Ehl-i zahire karşı,edeb-i zahirinin;ehl-i batınin huzurunda ise edeb-i Batıninin muhafazası lüzumundan bahsediyor ve;
“Ehl-i suret indinde edeb,zevahiri muhafazadan ibarettir.Çünkü Allah onlardan gizli şeyleri saklar.Gönül sahibleri,yani arifler nezdindeki edeb ise batını hıfzeylemekdir.Zira onlar,kalbdeki sırları keşfederler.”

Beyit :
Edepsizin kötülüğü yalnız kendisine değildir. Kendi belâya düşer, hatta bütün âfâkı ateşe verir.
Açıklama: “ Bir de zulmedenlere meyletmeyin.Sonra size ateş çarpar.”sure-i Hud 113
Beyit :
Zahmet ve baş ağrısı olmaksızın,alım satım olmadan, hiç zahmetsiz gökten sofra iniyordu.
Açıklama: Sofranın yüce maksadı, Hazreti Musa Aleyhissalatü Ve’s Selam’ın kavmine kolaylıkla verilen Allah’ın ihsanıdır.

Beyit :
Hazreti Musa Aleyhi’s Salatü Ve’s Selam’ın kavmi içinde bazı edebsizler, “sarımsak ve mercimek nerede bakalım ?” dediler.
ŞERH: Bu macera Kuran-ı Azimü’ş Şan’da Bakara Sure’sinin atmış birinci ayeti kerimesinde ferman buyrulur, haber verilir :{Hani bir zamanlar, "Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın."}
Bu ayeti kerimede edebsiz olanın bir çok fenalıklarından birinin de velinimetinden veya dostundan her ne ihsan edilir, verilirse onu beğenmemek olduğu görülüyor.
Beyit :
Göklerin sofrası ve ekmeği kesildi. Bize, orağın, belin, çapanın, ziraatın zahmeti kaldı.
Açıklama: İhsan buyrulan nimetler beğenilmeyip kavmin edepsizlerinde küstahlık görününce nimetler kesildi. Mahrumiyetten sonra geriye zor ve zahmetli işler kaldı. Akıllı olan nimeti edeble, gayretle korur. Eldeki nimeti korumak için edeb ve gayret mutluluğun kendisidir.

Beyit :
Hazreti İsa Aleyhi’s Salatü Ve’s Selam tekrar şefaat edince Hak Teâlâ Hazretleri tabak üstünde ganimet, sofra ve nimet gönderdi.
Açıklama:Kuran-ı Azimü’ş Şan’da Maide Suresi’nde ferman ve hikâye buyrulduğu üzere Hazreti İsa Aleyhi’s Selam’a tabi olanlar da; “bize sofra gelmesi için, Cenabı Hak’tan istirham et” dediler. Hazreti İsa Aleyhi’s Selam Cenabı Haktan istirham eyledi. İstirhamı kabul buyruldu.

Fakat, sonra olanlar, Maide Suresi’nin yüz on sekizinci ayeti kerimesinde şöyle buyruldu:

{Allah buyurdu ki:" Ben onu size indireceğim. Fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, ben ona âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azabı yaparım".}

Beyit :
Küstahlar tekrar edeb sınırını tecavüz ettiler. Dilenciler gibi sofradan fazlalıkları kaldırdılar.
Açıklama: Edepsizlerin kötü özelliklerinden biri de istedikleri şey kendilerine verilse bile, yine birkaç mislini almak istemeleridir. Bu halleri ise lisanı hal ile velinimetlerine itirazdır.. Bu nimeti bize verenin ileride tekrar vermeye belki gücü yetmez. Veya vermeyi uygun görmez de vermeyebilir gibi bir mana çıkar.
Edepsizler, sabrın ve kanaatın itibarı artırdığını bilmezler. Her gönlü azad ettiğiniz bilmezler. Edeb görününce efendilerin, ihsanı bollaştırdığını bilmezler

Beyit :
Hazreti İsa Aleyhi’s Selam onlara, “bu nimet daimdir, zeminden eksilmez” diyerek yalvarmıştı.
Açıklama: Hazreti İsa Aleyhi’s Selam gibi bir yüce Peygamber hakikati kavmine beyan buyurmuş ve anlatmıştı. Buna rağmen edebsizler bu emri ihmal ettiler. Kendilerini zillet toz toprağıyla ayaklar altına attılar. Onları onu edeb dairesine almak zordur.
Beyit :
Kötü niyetlilik, hırs ve açgözlülük, büyük zatın sofrası önünde küfr olur.
Açıklama:Allah;Ekrem-ül erkemindir.İhsan sofrası bütün mahlukata açıkdır.Şeyh Sadi’nin dediği gibi:
“Yer yüzü Allah’ın umumi bir sofrasıdır.Hem de o sofrada dost,düşman ayırt edilmez”

Beyit :
Açgözlü benzeri görülmemiş dilenci yüzlüler sebebiyle o rahmet kapısı onların üzerine kapanmıştır.
Açıklama: “Benzeri görülmemiş dilenci yüzlüler” tabiri Hazreti İsa gibi bir büyük Peygamber’in emrine aykırı, hatalı, büyük yanlışlık olan davranışa cüret etmelerini açıklamak içindir. Büyük zatların emirlerine muhalefet etmek azab ve zilleti hak etmek demektir. Çünkü büyük zatların emirleri, Hakk’ın emirlerine yakındır. O emirlere itaatin olmaması velev birdenbire olmasa bile zaman içinde yüz gösterecek olan zararların belaların gelmesi demektir.
Beyit :
Zekât ve sadaka verilmedikce bulutlar yağmur yağdırmaz, zina yaygınlaştıkça etrafa veba yayılır.
Açıklama: Zekât ve sadaka insaniyetin birinci esasıdır. Yağmur yeryüzünü nasıl diriltirse sadaka da insanların kalbini o yolda diriltir. Yüce duygular vererek safa ile doldurur.
Sadaka vermeyenler kimseye acımadıklarından onlara da Hak Teâlâ Hazretleri acımaz.

Beyit :
Karanlıklardan, kederlerden üzerine her ne gelirse o hâl, korkusuzluktan ve edebsizliktendir.
ŞERH: Burada korkudan maksat Allah korkusudur. İnsan Allah’tan korkarsa O’nun emirlerine uygun surette hareket eder Allah’tan korkmayan asla dürüst ve edepli olamaz. “kendinde gam hissedince hemen istiğfar et.Gam ,emr-i İlahi ile müessir olur”
Beyit :
Hakiki dost olan Cenabı Hak’tır. O’nun yolunda korkusuzluk eden kimse mert olanların yolunu kesmiştir. O yolkesicidir. O namerttir.
Güneşin tutulması küstahlıktan, Şeytanın merhamet kapısından kovulması edepsizliktendir.
Açıklama: İnsan aklı güneş gibidir. Fakat edebsizlikten dolayı karanlıkta kalır, tutulur. Kuran-ı Azimü’ş Şanda ferman ve hikaye buyrulduğu üzere Şeytan Hazret-i Ademe secde etmek için emrolunduğu halde edebsizlik edip muhalefete cüret eylemişti. Bu yüzden Rabbanî merhametten kovuldu. Sonsuza kadar fesadın ve kötülüğün gerekçesi olarak kaldı. Lanetlenmiş, bahtsız bir mahluk oldu. Şeytanın bu hâli, düştüğü bela akıllı insanlar için bir derstir ve nimettir.
Beyit :
Edebsizlik yoluna giren hasret vadisinde boğulur.
Gökyüzünün nurla dolması edebindendir. Meleklerin masum ve tertemiz olması yine edeptendir.
Açıklama: “ Allah’ın kendilerine olan emirlerine isyan etmezler”mehdi sadır olmuşdur.Sure-i Tahrim
Beyit :
Güneşin tutulması ,küstahlık neticesindendir.Azazil,yani,şeytanın rahmet-i İlahiye kapısından kovulması da edebsizce olan cüretindendir.
Açıklama:buradaki küstahlık,güneşden ziyade insanlarda,hususiyle onu mabud tanıyıb doğarken ve batarken yerlere kapanıp secde eyleyen insanlar olsa gerekdir.
ŞAH’IN RÜYASINDA KARŞILAŞACAĞI MÜJDELENEN GAYBDAN GELEN TABİP İLE KARŞILAŞMASI.

Beyit :
Şah ellerini açıp onu yanına çekti, kucakladı, onu aşk gibi gönlünde ve canında tuttu.
Açıklama: Musafaha ise Hz. Cafer’le birlikde gelen Yemenli Müslümanların hem selam verip,hem el sıkmaları üzerine taraf-ı Nebeviden “Yemenliler musafahayı size sünnet yaptılar” buyurmasıyla sünen-i seniyye arasına girdi.
Şah o İlahî tabibin elini ve alnını öptü.Bulunduğu yerden ve geldiği yoldan sordu.
Açıklama : Şah, gaybdan gelen tabibe, ruhanî makamları ve insanların gelecekleriyle ilgili sorular sordu. Çünkü aklın, öncelikle bilmek isteyeceği şey, ölümden sonra, gelecek zamanlardaki halidir.


Beyit :
Şah gaybden gelen hekimi sora sora onu ta sedire kadar çekti. Hürmet etti. Ve “Sabrettim sonunda bir hazine buldum” dedi.
Açıklama :: Sabır insan için büyük nimettir. Selamettir. Bu hikayede Şah’ın simgelediği ruhun “hazine bulması” gaybdan gelen hekimi, yani mürşid-i kâmili ve güzel ahlak sahibini bulmaktan kinayedir.

Beyit :
Şah “Ey Hak Teâla Hazretlerinin hediyesi, ihsanı, zahmet gidericisi, gaybdan gelen hekim sen “ESSABRU MİFTAHUL-FEREC” Hadis-i Şerifinin manasısın dedi.
Açıklama :“ESSABRU MİFTAHUL-FEREC”“Sabır ,sevinç anahtarıdır.”mealindedir.
Beyit :
Ey manevî tabib! Senin yüzün her soruya cevaptır. Güç olan hâller kıylükalsiz sende çözülür.
Açıklama :Kıylükal (gereksiz ve çok dedim dedi)bir taraftan ittifak ve emniyetin olmaması, diğer taraftan ikna etmek arzusundan doğar. Ama eğer muhatabın istikametinden ve fikirlerinin isabetinden insan emin ise fazla açıklama yapmaya muhtaç değildir. İnsan doğrulukla şöhret bulduysa, uzun sözler söylemekten kurtulmuştur. Kelamı etkilidir.
Beyit :
Ey gaybdan gelen hekim ! Kalbimizdeki herşeyin tercümanısın. Kimin ayağı balçığa yapışmış ise onun elinden tutansın, onun yardımcısısın.
Açıklama :Ruhanî kuvvetlerden başka zeka ve feraset bile kâlbin derinliklerini pek az bir emareden keşfedebilir, anlayabilir. Manevî tercüman olarak başkasının iç benliğinde bulunan duygu ve düşünceleri gerektiğinde meydana koymak, ne anlama geldiğini açıklamak insaniyete büyük hizmettir. Bu özelliği olanlar, sıkıntı ve güçlük içinde kalanların elinden tutar, yardım eder.
Beyit :
Merhaba ! Hoş geldin ! Sana vüsat olsun. Ey seçkinlerden olan ! Ey kurtarıcı! Ey Razı olunmuş gaybdan gelen hekim ! Eğer sen kaybolursan kaza gelir,feza daralır.
Açıklama :Kaza geldi” şeklinde geçmiş zaman kipiyle ifade buyrulması “muhakkak gelecektir” anlamına kesinlikle ispat etmek içindir. İnsan bir akıl sahibi alimin, tavsiye ve nasihatinden uzak ve ayrı olursa bir çok kötülüklere düşer. İşlerinin bir çoğu hatalı olur. Bunun için hatır ve gönül sahibi olanlara uymalı. Ariflerden, akıllı olanlardan asla ayrılmamalı. Tecrübelerden mahrum olanlar, gidişatı dosdoğru olmayanlar, son derece zeki bulunmayanlar için dünya hata ve yanılgı yeridir. Akıllı ve hünerli olan yüksek zatlar takdis edilmeli ve kendisine olan ihtiyaç söylenmeli. Böylece yaratılışı gereği teşvik edilmeye, gayret verilmeye her zaman muhtaç olan o kimse o sayede, düşeceği çeşitli mihnet ve sıkıntılardan kurtulmuş olur.
“Kaza gelince feza daralır” yani “Halbuki sen içlerinde iken (Habibim) Allah onları azablandırıcı değildi”ayetine işaret vardır.sure-i Enfal 33
Mekke müşrikleri Rasul-i ekrem tarafından ilahi azab ile tehdid edildikçe “şu azabı getir de görelim” derlerdi.Onun üzerine bu ayet nazil oldu.
Onun varisleri bulunan alimler ve ariflerde böyledir.Onların da bir memlekette bulunmaları kaza ve belaya engel teşkil eder.Kayıbları azabın gelmesini kolaylaştırır.

Beyit :
Sen kavmin efendisisin. Her kim ki seni istemez ve istememeye son vermez ise mutlaka o insan helak oldu.
Açıklama : Aklının ve ruhunun olgunluğu nedeniyle diğer insanlara efendi konumunda olan bir insanı kamilin emir ve öğütlerini her kim istemezse, candan ve gönülden kabul etmezse, hatalara yanılgılara düşer. Bela ve cefalara düçar olur. Ancak insanı kamil kabul edilen kişinin hakkıyla, gerçekten olgun olduğundan, taklitci olmadığından emin olabilmek için yalnız sözüne değil hâl ve hareketlerine de dikkat etmelidir. Gidişatını, güzel ahlak sahibi olup olmadığını halktan dinlemelidir. Sonra zatının ve şahsının dağınık ve rabıtasız olup olmadığına da bakmalıdır. Ayrıca mutlaka son derece zeki ve ferasetli olmaldır. Çünkü, dağınık ve ahmak olan kişi ahlakı güzel olsa da başkalarını doğru ve hayırlı yola layıkıyla sevk edemez. Ahmak ve perişan hâli olandan feyiz almak ümidi dilenciden ihsan beklemek gibidir.
Beyit :
Bu cömertlik sofrası bitince Şah gaybdan gelen hekimin elini tutup hareme götürdü.
Açıklama : Şah gaybdan gelen tabibe hürmet etti. Onun gelmesinden duyduğu sevinci gösterdi. Sonra “hareme götürdü” tabirinden yüce maksatları; “Şah’ın simgelediği ruhun, tabibin simgelediği mürşide kâlbinin en derinliklerinde kimsenin bilmediği düşünce ve dertlerini açması, söylemesi demektir. Bir arife ve akıl sahibine, onu tecrübeden sonra harem gibi olan kalbin gizli sıkıntılarını açıklamak uygundur. Böylece arif olan zat o sıkıntıların giderilmesine Allahu Teâla’nın izniyle çalışsın. Kendini teslim eden, güven gösteren kimseye yardımı yetişsin.
__________________
Logged

Aydınlık sabahı düşün ve durgun karanlık geceyi. Rabbin seni ne unuttu ne de darıldı... Öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak! Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana (kalbinden geçeni) bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak.(Duha-1/5)
FİrUzE
©AS ADMİN
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan

Mesaj Sayısı: 3.127
Konu Sayısı: 1430



« Yanıtla #1 : 01 Mayıs 2008, 16:08:18 »

(HALİNİ GÖRMEK ÜZERE ŞAH’IN O İLAHî TABİBİ HASTANIN YANINA GÖTÜRMESİ BEYANINDADIR.)

Beyit :
Şah, hastanın ve hastalığın durumunu ilahî tabibe söyledi. Sonra tabibi hasta kadının karşısına oturtdu.
Açıklama : Arifi Billah ruhun çektiği acıyı dinledikten sonra hasta olan nefsin hâl ve ızdırabını anlamak üzere dikkatle incelemeye başlar. Kurtulması için Allah’ın emri üzere hünerlerini sergilemeye başlar.
Nefsini tedavi ettirmek isteyen bir ruhun,hakiki şifa bulmak isteyen bir insanın manevi doktor demek olan mürşid-i kamil huzurunda hiçbir şeyi gizlememesi lazım geldiğini Hz.Pir bu beyti ile ima ediyor.Çünkü saklanırsa tedavi tamam olmaz.

BEYİT:
İlahî Tabib, cariyenin rengini, yüzünü, nabzını, gözbebeğini gördü. Hastalığın hem alametlerini hem sebeplerini dinledi.
Açıklama :Herhangi bir tabib hastanın vücudundaki değişiklikleri, bunların sebeplerini nasıl inceler ve araştırırsa manevî tabibler de ondan daha fazla olarak araştırır. Sebepler üzerinde derinleşir. Bütün dikkatlerini vererek inceleme ve muayene yapmayan tabipler önemli görevlerini ihmal etmiş olurlar. Bu hataları hastaya fayda vermek yerine onu kaybetmeye neden olabilir.

BEYİT:
“Onlar her ne ilaç verdilerse o ilaçlar iyileştirmek yerine hastayı viran ve harap etmiş” dedi.
Açıklama :Hiçbir güçleri yokken taklitcilikle bir şeyler yapmaya çalışanların aldıkları tedbirler, her alanda, gerek maddî, gerek manevî gerekse siyasî olsun iyilik yerine kötülük getirir.

BEYİT:
O tabipler hastanın hâlinden habersiz idiler. Ben iftira ettikleri şeyden Allah’u Teâ’laya sığınıyorum.
Açıklama : Cariyenin hastalığı manevi iken tabipler aslı olmayan bir cismanî hastalık söylediler.Haber verdikleri bu uydurma hastalık hastaya ve hastalığa iftira etmekti. Cariyenin ızdırabı aşk gibi önemli ve yüce bir manevî hâl iken aradaki farkın ayırımını yapamayacak olanlar mesela safra hastalığıdır dediler. Aşka düçar olan hastanın değerini, aşkın yüceliğini ve mahiyetini düşürmeleri, vahim bir iftiraya cüret etmek demekti.

BEYİT:
Tabibi İlahîye hastalık ve gizli olan hâller keşf ve malum oldu. Lakin bunu gizli tutup Şah’a söylemedi.
Açıklama : Bir Hadis-i şerifde, “Allah’ın bir takım kulları vardır ki,insanların ahvalini alametlerinden bilirler.”buyrulmuşdur.
Diğer bir Hadis-i şerifde de ; “müminin firasetinden,iyi kavrayışından çekininiz.Zira o,Allah’ın nuruyla bakar ve görür.” Denilmişdir.
Nefsin çok hâlleri vardır ki ruh ve akıl bile bilemez. Mesela bir insanın nefsinde vehmin gösterdiği olmayan bir hastalığı ruh ve akıl, beden ve nefse olan bağı ve sevgisi sebebiyle doğru zannederler. Gaybdan gelen Tabib, hikmet gereği nefsin hastalığını söylemedi, geçici olarak sakladı. Faydasız ruha eza vermedi. Çok belalar vardır ki sahibi bilse de giderilmesine yardımı olamaz. Arif ve akıl sahibi bunu anlayınca düşülen belanın inceliklerini açıklamaz. Faydasız olarak belaya düşen kişiyi incitmekten çekinir. Ve fakat o belanın yok edilmesi için bütün gücüyle çalışır, gayret eyler.




BEYİT:
Hastalık, safradan, sinirden, dolaşımdan değildi. Her odunun kokusu dumanından belli olduğu gibi,hastalığın mahiyetini de bazı arazından anlamışdı.
Açıklama : Tabibi İlahî cariyenin hastalığının maddi olmadığını, aşk ve muhabbet hastası olduğunu, onun renginden, sözlerinden ve hüznünden anladı. Ve işin o tarafına yöneldi. Hikmet nazarıyla inceledi. Öd ağacı denilen odun yandığında kendisi görülmez. Ama özel kokusundan o olduğu anlaşılır. Tıpkı bunun gibi aşk ve muhabbet de bir çok alametlerden, işaretlerden, hâl ve tavırdan malum olur.


BEYİT:
Tabibi İlahî cariyenin inlemesinden onun gönül hastası, bedenen iyi fakat gönlünün hasta olduğunu gördü.
Açıklama : Aşk ve muhabbet tamsa bedende cismani hastalık olmaz. Veya pek az olur. Aşktan yanmış ve sevgilinin fikriyle bahtiyar olmuş aşık bedenin acılarını unutur. Sevdiğinin hayaliyle beraberdir, mutludur.


BEYİT:
Aşıklık gönül hastalığının feryadından ortaya çıkar. Gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.


Açıklama :Gönül hastalığı gibi hiçbir hastalık olmadığını gönlü yaralı olan, gönlünün düştüğüne esir olan aşıklar hissedebilir, anlayabilir.

BEYİT:
Aşıkın derdi diğer dertlerden uzaktır. Aşk Allah’ın sırlarını belli eden bir (usturlab) vasıtadır.
Açıklama : Usturlab geçmiş zamanlarda güneşin yüksekliğini ölçmek için kullanılan bir rasat aleti idi. Usturlab aletiyle güneşin bulunduğu dereceler nasıl anlaşılırsa maneviyatta da aşk vasıtasıyla Rabbanî sırlar öyle anlaşılır. Manevî Usturlabı satın almak isteyenler kâlp pazarına müracaat etsinler….

BEYİT:
Gerek bu baştan gerek o baştan olsun aşıklık, sonunda bize o yere yol gösterici ve delildir.
Açıklama :Aşıklık gerek hakiki gerek mecazi olsun işin sonunda insanı hakikat mertebesine ve yüce vahdet sarayına ulaştırır. Yüceliğe ulaştırır da mutlu eder.
Meşhur Filozoflardan Eflatun’un fikrince her çeşit düzen aşktan ortaya çıkar. İnsan önce eşyaya, sonra güzel bedene, daha sonra fikirlere ve görünen sabit yıldızlara aşık olur. Ve muhabbet en nihayet Allahu Teâla Hazretlerine münhasır kalır. Makbul olan mecazi aşkın, ilk özelliği tam manasıyla iffeti olmasıdır. İffetsiz muhabbete aşk denmez. Onun ismi şehvettir. Ki hayvanlarda da görünür. Aşk bedenin hastalığı, yaşlılık, zamanla gelen zaaf gibi şeylerle tahrib olmaz. Tam aksi zaman geçtikçe aşk çoğalır. Sahibi mesut ve huzur dolu olur.
Yunus emre ise Mecnun’un nihayet leyla’ya ilgisinden kurtulduğunu ve mecaz köprüsünü geçip hakikati bulduğunu onun lisanından söylediği;
Yürü Leyla ki ben, Mevla’yı buldum
Leyla Leyla derken, Allah’ı buldum.

Beytiyle anlatır.
BEYİT:
Aşk için her ne söylesem ve açıklasam aşka gelirim, ondan, utanırım.
Açıklama :Hazret-i Pir bir beytinde; “biri aşıklık nedir?diye sordu.Benim gibi olursan anlarsın cevabını verdim”dediğini bildirir.
“EZ AN: Ondan” ifadesinde iki mânâ vardır. Birisi aşktan hicab ederim. Onun fazilet ve meziyetine dair söylediğim sözler noksan ve yakışıksızdır. Diğeri yalnız aşktan değil, sözümden de utanırım. Çünkü sözlerimi aşkın yüce derecesine göre yetersiz bulurum.
BEYİT:
Gerçi lisanın tefsir ve tabiri parlaktır. Lakin lisansız ve tabirsiz aşk daha parlaktır.
Açıklama :İnsanın nutku, konuşma özelliğinin nasıl hikmetler dağıtan bir Rabbanî feyiz olduğu malûmdur. Bununla beraber aşk nutuk ve dile muhtaç değildir. Aşk, maneviyat ile bezenmiştir. Dilin görevi aklın hissettiklerini anlatmaya çalışmaktır. Ama dinleyen ikna olamayabilir. Aşkın yüce derecelerini sözden yakinen kavrayamayabilir. Dilsiz olan aşkın dili, dökülen gözyaşı, zayıflayan beden, sararan benizdir. Bundan başka daha nice sevda alametleri aşkın varlığına şüphe bırakmayacak surette şehadet ederler.
BEYİT:
Kalem hızla yazıyordu. Kalem aşka gelince kendi üzerine yarıldı.
Açıklama : “Kalem yarıldı” tabirinden iki keyfiyet anlaşılır ;
Birincisi; Aşk lezzetinden kalem öyle tad buldu ki, olgunlaşmış meyveler gibi yarıldı.
İkincisi; yazarken aşk bahsine gelince dayanamadı parçalandı ve yazmaktan aciz kaldı.


BEYİT:
Akıl aşkın şerhinde merkep gibi balçıkta yattı. Aşk ve aşıklığın şerhini yine aşk söyledi.
Güneşe delil yine güneştir. Eğer sana güneş için delil lazımsa yüzünü güneşten döndürme.

Açıklama : Güneşi görmeyen, sıcaklığını hissetmeyen, bir yerde kapalı bir kör, güneşe dair ne kadar söz işitse hakikatini anlaması mümkün değildir. O dinledikleriyle gerçeğe ulaşamayacak, zanlara ve vehimlere düşecektir. Sen de ey aşkı isteyen! Eğer gerçekten manevî güneşin hakikatine ulaşmaya istekli isen sözün ve dilin zayıf tariflerinden yüz çevir. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah’ın eserlerine bak.

BEYİT:
Her ne kadar gölge güneşten nişan ve haber verirse de güneş her dakika nur ve can verir.
Açıklama : “Saye : gölge”den maksat görünen varlıklar ve onları idrak eden akıldır. Akıl bazen bir derece hakikatten iz ve eser gösterir. Ancak ilahî aşk Peygamberlerin tebliğlerinde, özellikle Kuran-ı Azimü’ş Şan’da ve ariflerin kâlplerinde bulunur. Aşk manevî alemde sürekli sonsuz nurlar neşretmektedir.
BEYİT:
Gölge gece masalları gibi sana uyku getirir. Çünkü güneş gelir kamer yarılır.
ŞERH: Sûrî (şekilden ibaret, cismanî varlıkları idrak eden) akıl, gece karanlığında anlatılan hikayeler gibi uyku getirir, gaflet çağırır. Akıl, ayın ışığını güneşten aldığı gibi, ruhanîyet güneşine biraz daha yaklaşıp da doğrudan doğruya gerçeği alabilse, gölgeye nispetle biraz daha aydınlık olur. Akıl, ruhaniyet güneşine yaklaştıkça, etrafını aydınlatacak ışığını artırmış olur. Buna rağmen ruhaniyet aleminin güneşi olan aşk ortaya çıkınca, aklın ışığı, güneş çıkınca ışığı kaybolan mehtap gibi görülmez olur. Çünkü zahir akıl sûrî varlıklar üzerinde mahirdir. Zaten, muhabbet güneşi ortaya çıkınca, akılla ulaşılan varlıkların hepsi karanlık içinde ki hayaller gibi kalır.

Bu beyti şerifte iki telmih daha vardır. Biri Fahrı Alem Efendimiz Hazretleri ruhaniyetin güneşidir. Onun nübüvvetinin mucize deryalarından biri olan ayın işaret buyurmaları ile yarılmasıdır. Ayın yarılmasıyla müşriklerin zanları ve karanlıkları görünmez olmuştu. Diğeri Şemseddin Tebrizi nin Hazreti Mevlana zamanında zuhur etmesidir.



BEYİT:
Cihanda güneş gibi bir garip yoktur. Canın güneşi bakidir. Onun için gurub yoktur.
Açıklama : Burada “garip” lafzı iki mânâda yorumlanabilir. Birisi Şemseddin Tebrizi Hazretleri gibi bütünüyle ruhanî olan bir yüce zat. O, hasbelkader dünyaya geldi. O’nun asıl vatanı ahiret idi. Şems, ahirete susuzluk çekecek derecede özleyen bir garip kişiydi. İkincisi, ruhun güneş gibi olmamasıdır. Canın güneşi olan ruh, görünen güneş gibi yok olucu değildir. Daima bakidir, kaybolmaktan, gurub etmekten uzaktır.
BEYİT:
Güneş zahirde ve meydandadır. Tekdir ve benzersizdir. Yine de onun benzerini tasvir etmek mümkün olabilir.
Açıklama : Gerçi görünen güneş meydandadır. Bununla beraber onun gibi bir şey tasavvur ve tasvir edilebilir. Ona dair düşünceler açıklamak ve söylemek de mümkündür. Ama ruhanî güneş, aklî tasavvurlardan beridir. Ve her cihetten görünen güneşten yücedir.
BEYİT:
Canın güneşi esirden hariçtedir. Zihin ve maddiyatta onun misli ve benzeri olamaz.


Açıklama : Geçen beyti şerifte görünen zahiri güneş gerçekte yeryüzünden tek olarak görünür ve benzersiz ise de maddi olduğundan tasvir olunabilir buyrulmuştu. Burada da gökyüzü ve zihnin haricinde olan manevî canın, misli ve benzeri olmadığından göz ve akıl onun benzeri, onun gibi bir şey düşünemez ve tasvir edemez, buyruluyor.,
BEYİT:
O ûluhiyetin zatını tasavvura sığdırmak nerede ve nasıl olabilir ? Hak Teala Hazretleri’nin misli tasavvura gelebilir mi ki?
Açıklama : Akıl, Hak Tealâ Hazretlerini olması gerektiği gibi ve noksansız tasavvur edecek şekilde yaratılmamıştır. Aklın hizmeti tıpkı güneşin gölgesi gibi, güneşin varlığını ima etmektir. Bunu yaparken de tevazunun son sınırında olmalıdır. Çünkü güneşi, noksansız bütünüyle göstermekten çok uzaktır. Eğer böyle olmayacak bir sevdaya kalkışsa, akıl, cinnete düşer, tamamen görülmez olur.

BEYİT:
Söz Şemseddin Tebrizi’ye erişince dördüncü göğün güneşi baş çekti.
Açıklama : Hazreti Mevlana Rumi Kaddese Sırrehu’s bu beyitleri söylerken, “Şems:güneş” kelimesi geçince, söz, Kutbularifin Hazreti Şemseddin derhal hatıra getirildi. Zahir olan “şems: güneş” önemden düşmüş oldu. Nasıl büyük bir zat gelince daha alt derecede olanlar çekilir ve ehemmiyetsiz kalırsa…
Hazreti Mevlana’nın büyük oğlu sultan Veled diyor ki;”Allah’ın aşıklarıyla maşuklarının üç derecesi vardır.(Hallacı Mansur) birinci derecedeki aşıklarındandır.Bu üç mertebe erbabı,halk tarafından bilinir.Maşuku İlahiyeden birinci derecede olanları,aşıkların üçüncü derecesinde bulunanlar;yalnız ismen bilirler.İkinci ve üçüncü derecede olanları tanıyamazlar.Hz.Şems ise son derecesinde bulunuyordu.Hazreti Şems ,Evliyaullahın(mesturin) yani gizli olanlarından idi.

BEYİT:
Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin yüce ismi geçince, onun nimetlerinden bir miktarının işaret yoluyla açıklanması vacip ve gerekli olur.
Açıklama : Şemseddin Tebrizi Hazretleri Cenabı Mevlana Rumi’nin mürşididir. Ayrıca bu beyti şerifte şuna işaret buyruluyor: İnsan birinin nimet ve iyiliğine ulaşırsa o nimetleri şükrederek ansın ve açıklasın. Çünkü nimet verene teşekkür ile adının anılması o nimetin artmasına vesile olacak bir şükür sayılır. Bu da insanın saadetine ve selametine vesiledir.

BEYİT:
Bu nefesde can [Can lafzı bu beyti şerifte Hüsameddin Çelebi hazretlerine işarettir.] eteğimi tuttu. Zira Yusuf gömleğinin kokusunu buldu.
Açıklama : Hazreti Mevlana’nın tercüme-i halinde beyan olunduğu üzere Hüsameddin Çelebi kendilerinin oğlu yerindedir ve mürididir. Manevi oğlunu çok fazla sevdiği için “can” kelimesiyle tarif buyurdu. Hüsameddin Çelebi Hazretleri, Cenabı Şemseddin Tebrizi’nin ruhanî hâllerinin eserlerinden manevî kokular almıştı. Bu beytin yazıldığı sırada Şemseddin Tebrizi’nin yüce adını işitmiş, Hazreti Mevlana’nın eteğine yapışıp: “Aman Ya Mevlana ! bize Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin ruhanî hâllerinden bahset, haber ver”dedi. Hazreti Yakup Aleyhi’s Selam Yusuf’un gömleğinin kokusundan varlığını anladığı gibi Hüsameddin Çelebi de Şemseddin Tebrizi’ nin yüce adlarının anılmasından manevî havasını derhal ve aniden hissetti. Bu hâlin yüce keyfiyetinden bahsedilmesini, O’nun hikayesinin anlatılmasını istirham etti.
Şeyh Sadi k.s “Gülistan”ında der ki; “biri, oğlunu kaybetmiş olan Yakub a.s. sordu:Ey cevheri münevver,akıllı ihtiyar!Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duydun da,onu Kenan kuyusunda iken niçin görmedin?”
Hazreti Yakub cevap verdi: “bizim halimiz,çakan şimşek gibidir.Bazan açık,bazen kapalı olur.Bazan göklerin üstüne çıkar,otururuz;bazen de ayağımızın üstünü göremeyiz.”

BEYİT:
Bunca seneler sohbetinin hakkı için Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin hoş ve güzel hallerinden bize yine bir halini söyle.
Açıklama : Bu dilek ve niyazdan; Hazreti Hüsameddin’in bir çok seneden beri Cenabı Mevlana Rumi’nin terbiyesinde bulunduğu ve Mevlana’nın yüce sohbetlerine katılmakla hayat bulduğu beyti şerifin ifade tarzından anlaşılmaktadır.



BEYİT:
Ta ki yer ve gök sevincinden gülsün, akıl, ruh, göz, yüz defa daha fazla sevinmiş olsun.


Açıklama :Şemseddin Tebrizi hazretlerinin bir halini olsun nakil buyurunuz. Ki benden başka yer ve gök de sevinsin ve mutlu olsun. Ayrıca bu hikayeyi dinleyecek irfan ehlinin de manevî duyguları, melekeleri kat be kat artsın, çoğalsın, bollaşsın. Evliyaullah’ın ruhsat verildiği kadarıyla hâllerini dinlemekte ki fayda ve özellik bu beyti şerif ile anlaşılmış ve ispat edilmiş olur.
BEYİT:
Mevlana-yı Rumi Hazretleri “bunu bana teklif etme, çünkü ben yokluk halindeyim, anlayışlara yorgunluk geldi, Hazreti Şemseddini Tebrizi’nin övmeyi ve senayı sayıp dökemem” buyururlar.
Açıklama :O sırada Hazreti Mevlana yokluk mertebesinde olduklarını açıkca haber veriyor. Farsça’yı bırakarak, Arapça cevap vermeleri de bu vecd halinde bulunma gerçeğini ima eder.
BEYİT:
Aklı başında olmayan kimse her ne dese, söylediği, zahmet de olsa övmek ve sena da olsa uygun değildir.
Açıklama :Celaleddini Rumi Kaddese Sırrehu’s Hazretleri Rabbanî aşka gark olmuş olarak “Ben bu halde iken Cenabı Şemseddin Tebrizi hakkında her ne kadar kendimi zorlasam ve onu övmek için her ne söylesem uygun değildir. Zira aşk şiddetinden halen kurtulmuş değilim. “Yokluk” makamının büyük deryasına dalmış durumdayım.” Buyururlar.
BEYİT:
Ben ne söyleyeyim, benim şimdi bir damarım bile akla malik değildir. O yarin şerhini nasıl yapabileyim, onun yar ve eşi yoktur.
Açıklama :Aşk ve muhabbetle o kadar dopdoluyum ki insanların tedbirleri ve zahiri kelimelerine göre bir damarım bile akılla bağlantılı değil. Şemseddin Tebrizi; kutuplar kutbudur, ruhanîyetin gökyüzünde güneş gibidir, Allahu Teala’nın nur deryasında garkolmuş bir yüce zattır. Böyle yüce bir zatın hâllerini nasıl şerh edebilirim.
BEYİT:
Bu hicranın ve bu ciğer kanının şerhini şimdi isteme. Bu zamanı geç. Başka bir vakte kadar.
Açıklama: Hazreti Mevlana “yokluk”halinde bulunduğunu bildirince Hüsameddin çelebi:

Beyit :
Dedi ki beni doyur;çünkü açım .Hem çabuk ol ki vakit, keskin kılıç gibidir.
Ey arkadaş ;sofi (ibnül vakd )olur.Yarın ve yarına demek,tarikat şartlarından değildir.
Açıklama: her işi vaktini geçirmeden tam zamanında yapana tasavvufda (ibnül vakd) denir.
Beyit :
Yoksa sen sofi değil misin?veresiye dolayısıyle ,mevcuda yokluk arız olur.
Açıklama: Hüsameddin Çelebi,kendisinin hakikat zevkine acıkmış olduğundan bahsediyor.
BEYİT:
Bu bahsin sırrı ve hali büyüktür ve sonu yoktur.Dostun sırrının gizli kalması daha hoşdur Bu bahsi terk et yürü. Şah ile cariyenin hikayesini tamamla, tekrar söyle.
Açıklama :Bu hitabı Mevlana Hazretleri kendi kendine yapar. Bu da belagatın gereklerindendir. Bu hikayede (Şah) ve (cariye) gibi adlar avam için perdelerdir. Yoksa hakikatte bu kelimeler arasında önemli ve büyük mânâlar açıklanmış ve hikaye buyurulmuştur.
CARİYENİN DERDİNİ ANLAYABİLMEK İÇİN O TABİB-İ VELİNİN,ŞAHDAN HALVET İSTEMESİ


BEYİT:
Tabib-i İlahî: “Ey şah, evi boşalt! Hem yakınları hem yabancıları uzaklaştır” dedi.
Açıklama : Mürşid-i kâmil olan tabib-i İlahî ruha: “Kâlbinin derinliklerinde ve zihninde zuhur etmiş olan düşünceleri ve vesveseleri çıkar. Şimdiye kadar bu gibi düşünce ve evham sana hayır ve güzellik vermediler. Artık tedbiri bana bırak. Ben Allahu Teala’nın izniyle senin hastalığını ve de çaresini arayayım” dedi.
BEYİT:
Kapı arkasında, koridorda kimse kulak tutmasın, bu cariyeden bazı şeyler sorayım.
Açıklama : Tabib-i İlahî ruha der ki: “Kalbin mahrem olan derinliklerini, düşünce ve vesveselerden boşaltmakla işe başlıyorum. Bunun yanı sıra senin şimdiye kadar mürşid ve tabib zannettiğin ve güvendiğin taklitcilerin benim yaptığım ve yapacaklarıma değil karışmalarını, öğrenip anlamalarını bile uygun görmüyorum. Çünkü benim nefse olan sorularımın hakikatlerini ne sen ve ne de dışarıda mürşid kıyafetinde bulacağın adamlar anlayamazlar. Anlamayınca güveniniz noksan kalır. İşime karışmanız ise benim tedavimin boşa gitmesine neden olur. Daha iyi yapmak hülyasıyla işi fena etmiş olursunuz.
Bu beyti şerifte bir işaret vardır: “Bir akıllı, gidişatı doğru, dürüst adama bir iş görevlendirilip havale edilince o işe artık müdahale edilmemesi gerekir. Alınacak tedbirler o akıllı, gidişatı doğru, dürüst adama bırakılsın. Ancak böylece o işten fayda ve beklenen şeyler elde edilebilir.


BEYİT:
Ev boşaldı, tabibi İlahî ve hasta olan cariyeden başka kimse kalmadı.
Açıklama : Ruh bu teklifi uygun gördü. İstediği gibi nefsi sorgulamak ve iyileştirmek için tabibi İlahî’ye izin verdi. Kendi tedbirlerinden feragat ederek, vazgeçerek beklemede kaldı.
BEYİT:
Tabibi İlahî cariyeye yumuşaklıkla ve nezaketle “Nerelisin?” diye sordu. "Her şehrin ilacı başka ve biribirinden uzaktır.”
Açıklama :Hadis-i şerifde, mealen “Cenab-ı Hak,rıfk sahibidir ve Rıfkı sever.Sertlikle vermediğini de rıfk ve mülayemetle verir”buyrulmuşdur.
Bu beyti şerifte şu işaret vardır: “Bir hastaya veya kederli insana yumuşaklıkla hitap etmeliyiz. Acı çeken bu yumuşaklığı görünce, kendisine nasihat verene, muhatabına sevgi beslemeye başlar. Arada dostluk oluşur. Ondan sonra verilecek ilacı ve yapılacak öğütleri, uyarıları gönülden kabul eder.
Soğuk iklimde, sıcak iklimde, yumuşak huylu, sert mizaçlı gibi farklı durum ve özelliklerde verilecek ilaç veya öğüt de farklı ve muhtelif olur. Bunların tayini hünerli tabibin ve akıl sahibi insanın maharetine ve işe hakim oluşuna bağlıdır.

BEYİT:
Tabibi İlahî cariyeye: “Senin şehrinde akrabandan kim var ? Yakınlığın ve bağlılığın neyedir?” diye sordu.
Açıklama :Akıllı olan zat bir hakikati meydana çıkarmak için karşısındaki adamın mazisini, meylettiklerini, sevdiği şeyleri, nefret ettiklerini, güzelce sorar. Böylece gizli ve doğrudan doğruya sorulduğunda, veya can sıkıcı şekilde ısrarla soruluğunda söylenmeyecek bir sır ve gerçek ortaya çıkar.
BEYİT:
Tabibi İlahî cariyenin nabzının üzere elini koydu, ve birer birer feleğin cevrinden sordu.
Bir kimsenin ayağına bir diken batarsa, ayağını dizinin üzerine koyar.
Açıklama:Tabibi İlahî cariyenin kalbindeki sırrı neden birden bulamayıp soruya ve sorgulamaya mecbur kaldı diye akla bir düşünce gelmesin. Çünkü bir insanın kâlbinde olan durumu keşfedip anlamak pek güçtür. Değil kâlpte gizli olanı, ayağa batan ve açıkta olan olan bir dikeni bile bulup ayaktan çıkarmak zordur, kolay değildir.

BEYİT:
Ayak sahibi iğne ile dikenin başını arar. Ve eğer –bu vasıta ile de- bulamazsa dikenin battığı yeri dudağı ile ıslatır. Ta ki dikeni çıkarabilsin.
Açıklama: Bu mısralar önce geçen fikri takip ediyor. Görünen ve adi bir dikenin bulunması zordur. Bulunmayınca bulmak için bir vasıtaya başvurmak mecburiyeti hasıl olur. Durum böyleyken ya kâlpte gizli olanı insan nasıl kolayca meydana çıkarabilir. Böyle bir şeyi gerçekleştirebilmek için bir çok aklî tedbirlere başvurmanın zorunlu, hikmet gereği olduğu apaçıktır.
BEYİT:
Ayağa batan diken böyle güç bulunduğuna göre diken gönülde olunca nasıl çıkar? Bana cevap ver!
Açıklama :Maddi bir elem verici dikenin bulunması müşkül ve zor iken kâlpteki diken sabırsız, tedbirsiz, kararsız nasıl görülür ve aşikar olabilir bana cevap ver! buyurulması bu halin gayet müşkül olduğunu belağat ve kuvvet ile açıklamak içindir.

BEYİT:
Gönül dikenini her alçak ve adi adam göreydi kederler bir kimse üzerine nasıl el uzatabilirdi.
Açıklama : Gönül hastalıklarını herkes görebilse ve her pişmemiş, çiğ adam anlayacak olsaydı o hastalıkların çareleri kolay bulunurdu. Gönül hastalığı insanlar için hemen hiç kalmamış olurdu. Cismani tabiblikte bile mesele hastalığı hakkıyla anlamaktadır. Anladıktan ve hastalığı teşhisten sonra ilacı kolay bulunabilir. Ama müşkül olan cihet gönül hastalığının bütün bütün gizli olmasıdır. Bir fikir veya bir vehimden kaynaklanmasıdır. Gönül hastası olanın hakikati saklamaya gayret etmesidir. Gönül hastalığının hakikatine tamamiyle vakıf olmanın ve kavramanın ne derece zor olduğu malumdur.
BEYİT:
Tabibi İlahî diken toplayıcı diken çıkarıcı üstaddı. Hastanın kalbinin her tarafını manevî eliyle araştırırdı. Tabib-i İlahî o cariyeden hikaye yoluyla dostlarının halini sordu.
Cariye Hekim-i İlahi’ye açık, saklamadan hikayesini anlattı. Geldiği yerden, efendilerinden, hemşerilerinden bahsetti.
Açıklama : Nefsi emmarenin yeri dünya ve dünyadaki vefası olmayan, geçici şeylerdir. Nefsin efendileri ruh ve akıldır. Hemşerileri gördüğü ve yaşadıklarıdır. Nefis gerek dünya hâllerini, gerek ruh ve aklın kendine yaptığı uyarıları, çatışmaları, azarlamalarını, gerek diğer insanlarda gördüğü etkilendiği şeyleri Hekimi İlahiye anlattı. İçinde saklı olanları oldukça açıkladı.


BEYİT:
O bir taraftan cariyenin anlattığı hikayeye kulak verdi, bir taraftan nabzının hareketine dikkat etti.
Açıklama: Cariyenin içindeki durumunu anlamak için Tabibi Manevi hem sözüne hem nabzının hareketine gayet dikkat ediyordu. İçindeki durumunu keşfetmek için söz, nabız ve renk büyük vasıtadırlar. İnsanın ruh ve aklının nelerden etkilendiğini açıkca söylemek istemese de konuşmalarından çıkarılabilir, bir hükme varılabilir. Duygular ve düşünceler üzerinde en etkili şeyler, kâlp atışının hızlanması, yüz renginin kızarması veya sararması, nabzın kâlp atışına uygun olarak hızlanması gibi belirtilerden akıllı bir adam tarafından anlaşılabilir. Böylece hastanın durumu anlaşılmış ve ortaya çıkarılmış olmuş olur.

BEYİT:
Cariyenin nabzı hangi isim söylendiğinde hızlanırsa, cariyenin cihanda maksadı anlaşılacaktı.
Cariye dostlarını, şehir ve kasabasını saydıktan sonra diğer bir şehir ve kasabanın adını söyledi.

Açıklama: Cariye,(nefis) kolaylıkla bir çok şeyler söylemişti. Söylediği şeylerde bazı dost ve sevdiği kişilerden, hoşlandığı şeylerden bahsetmişti. Ama nabzında bir değişme yoktu. Tabibi İlahî anladı ki nefsin sevdiğini söylediği şeyler basit şeylerdi. Asıl ve büyük maksadı başka bir şeye bağlıydı, ve gizliydi. Bunun için gelecek beyitlerde görüleceği üzere gaybdan gelen hekim sorularını tekrar sormaya başladı. Anlamak için sabırla çalışıyor ve gerçeği bekliyordu.
BEYİT:
Cariyeye: “kendi şehrinden dışarıya çıktığında hangi şehir ve kasabada daha çok bulundun?” dedi.
Açıklama: Tabib cariyeye (nefse): “Arzu ve beşerî duygulardan hangilerine meylettin. Onlardan hangisi en evvel ve en çok senin sevgini çekti. Ona ulaşıncaya kadar sağlığını ve rahatını gözden çıkardığın tutkun hangisidir?” dedi.
BEYİT:
Cariye bir şehrin ismini söyledi, geçti, yüzünün rengi ve nabzı başkalaşmadı.
Cariye şehir be şehir hane be hane bir çok gezdiği yerleri hikaye etti. Ama ne damar ve nabzı harekete geçti ve ne de yüzü sarardı.
Hekimi İlahî şeker gibi tatlı olan Semerkand şehrinden soruncaya kadar, Cariyenin nabzı kendi hali üzere zararsız kaldı. Değişmedi.
Açıklama:Cariye bir çok şeyler söyledi. Ve yine asıl büyük aşkını söylemediydi. Ama soran Tabibi İlahî son derece zekice ve ferasetle acısını hissediyor, sebebini araştırmaya devam ediyordu. Bazı yorum ve dokundurmalarla sözü ve sorularını aşka getirmişti. Cariyenin artık susmaya, aşkını gizlemeye mecali kalmadı. Hâli ve tavrı değişmeye başladı.
BEYİT:
Semerkand şehrinin adı geçince cariyenin nabzı hızlandı. Yüzü değişti, kızardı, sarardı. Cariye; Semerkandlı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü.
Açıklama: Cariye Semerkand'ı işitince dermanı kesildi, hâli değişti. Çünkü o biçare Semerkand şehrinde bir kuyumcuya aşık olmuş ve hicran hastalığına yakalanmıştı. Semerkand adı Cariyenin kalbine muhabbetler ve ayrılık acıları hissettirmişti. Nabzı şiddetle harekete başlamış ve istemeyerek hâlini Tabib-i gayba bildirmişti.


BEYİT:
Bunun üzerine ay yüzlü cariye içinden bir ah çekti ve gözünden ırmak suyu gibi gözyaşı boşaldı.
Hastanın sırrı bulununca; derdi, düştüğü bela ve hastalığın sebebi de bulunmuş oldu.
,Açıklama: Hüner cariyenin kuyumcuya gizli olan aşkını anlamakdı. Tabibi İlahî bu sırrı anlayınca hastalığın bütün değişikliğini, kurtuluş çaresini de bulmuş oldu.,
BEYİT:
“Kuyumcunun mahallesi hangi caddededir?” Diye sordu. Cariye; “Köprübaşında ganfer mahallesindedir.” dedi
Açıklama: Hekimi İlahî cariyenin (nefsin) arzu ve isteğini anlayınca durumu bütün bütün açıklamak ve ortaya çıkarmak istedi. Onunla ilgili ayrıntılar sormaya başladı. Burada, kuyumcudan maksat servettir. Nefsin en büyük aşkı servet ve altındır. Tabibi İlahî servete dair birçok soru sordu. Yani “servetten ne gibi şeyleri seversin” dedi. Cariyenin “köprübaşında ganfer mahallesinde bulunur” demesi köprü gibi geçiş yeri olan dünyanın her tarafında çok bulunan altın ve gümüşü ima etmekti.
BEYİT:
Hastalığının ne olduğunu bildim. Senin kurtulman için derhal gayret göstermek isterim.
Açıklama: Tabibi İlahî Cariye’ye: “Hastalığının sebebinin ne olduğunu anladım. Şimdi sen rahat ol. Sağlığına kavuşman için derhal gayret sarfetmeye başlıyorum. Seni sevgiline kavuşturacak ve selamete erdireceğim. Gerek manevî ve gerek cismanî hastalıklarda tabiblerin en birinci vazifeleri hastalığı teşhis etmektir. Ondan sonra alınacak tedbirlere ve ilaç tertiplerine sıra gelir. Ayrıca sağlığına kavuşacağından bahsederek hastayı müjdelemek ve güzel haberler vermek gerekir. Güzel haberler vermek ve hastalıktan kurtulacağına güven sağlamak hastanın kuvvetini artırır. Tabibe güvenmesini sağlar.
BEYİT:
Sevin, sıkıntından kurtul, iyileşeceğine emin ol. Sana bulacağım çare yağmurun çimene, bağ ve bahçeye hayat vermesi gibi olaca
Logged

Aydınlık sabahı düşün ve durgun karanlık geceyi. Rabbin seni ne unuttu ne de darıldı... Öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak! Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana (kalbinden geçeni) bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak.(Duha-1/5)
FİrUzE
©AS ADMİN
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan

Mesaj Sayısı: 3.127
Konu Sayısı: 1430



« Yanıtla #2 : 01 Mayıs 2008, 16:15:35 »

Ben senin keder ve gamını çekerim. Sen gam çekme, kederlenme. Ben sana yüz babadan daha şefkatli ve merhametliyim.
ŞERH: “Tabibi İlahî, Cariye’ye: “Benim hâlim ve ızdırabım ne olacak diye bundan böyle sen sıkıntı çekme ve hüzünlenme. Senin sağlık ve saadetini ben düşünürüm. Kurtuluşun için zahmet lazım ise ben çekerim. Sen rahat ve kaygısız ol. Ben babandan bile şefkatliyim, derdine çare olurum.”
“And olsun ,size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki ,sizin sıkıntıya uğramanız ona çok güç ve ağır gelir.Üstünüze çok düşkündür.Müminleri cidden esirgeyicidir,bağışlayıcıdır o” ayetine işarettir.Sure-i Tevbe 128

BEYİT:
Şah sana çok araştırıp sorsa bile, sakın, sakın ey kızım ! Bu sırrı kimseye söyleme.
Peygamberimiz Fahri Alem Aleyhi’s Salatu ve’s Selam Efendimiz Hazretleri buyurdular ki: “Sırrını kim gizlerse kendi maksat ve meramına çabuk erişir.
Açıklama: Hadis-i şerifde, “ hacetlerinizin husule gelmesi için ,sır saklamak hassasında yardım taleb ediniz.Çünkü nimet sahibi olan her kimseye hased edilir.”
Buna dair olan Hadis-i Şerif budur: “Sırrını saklayan işine sahip olur.” Sır; başkaları bilince zarar ortaya çıkması muhtemel olan şey, keyfiyet, veya fikir veya sözdür. Sırrı işitenler mutlaka o sırrı ifşa ederler. Bununla beraber çoğunluka iyi yönlerini kale almayıp kötülenmesi gerekir diye düşündükleri cihetlerini ifşa ederler. Bu yüzden de zarar verirler.

BEYİT:
Tane ve tohum yer içinde gizli olduğu için, tohum ve tanenin sırrı bostan ve tarlanın yeşilliği ve mahsulü olur.
Altın ve gümüş gizli olmasaydı nasıl maden altında beslenip terbiye bulurlardı.
Açıklama: Hz. Mevlana der ki : “Altın ve gümüş nedir? Güneşin terbiyesiyle renk almış toprakdan ibarettir.O halde halis altından tac yaptıran kimsenin,toprak başına olmuş demekdir.”
Keza Rasul-i Ekrem ( S.A.V.) efendimiz önce Hira sonra Sevr mağralarında gizlenmişlerdi.Lakin sonra ,olanca parlaklığıyla meydana çıkdı ve bütün dünyaların gözlerini kamaştırdı.
Beyit :
Hekimi İlahînin vaadleri ve sözleri hasta olan cariyeyi korkudan emin eyledi.
Vaadler var ki gönül açar, kâlbin kabul ettiği olur. Vaadler var ki gerçek olmadıklarından keder verici olur.
Cömert ve değerli insanların vaadi seyyar hazine ve geçer altındır. Ehil olmayanların vaadi cana dert ve ezadır.
VELİ OLAN O TABİB-İ İLAHİ'NİN
CARİYENİN HASTALIĞINI BULUP
ŞAH’A BİR MİKTAR ARZ ETTİĞİNİN HİKAYESİDİR
BEYİT:
Tabib-i İlahi hasta cariyeye sual ettikten, kuyumcuya olan muhabbetini anladıktan sonra kalkıp Şah’ın yanına gitti, cariyenin hastalığının sebebinden bir parça bildirdi.
Açıklama: Hekim-i İlahi, cariyenin aşkını Şah’a bütünüyle açıklamadı. Kuyumcuyu getirtmenin uygun olabilecek kadarını hekimane bir üslup ile bazı şeyler söyledi. Her çeşit önemli görüşme ve konuşmalarda yalnız lazım olan kısımları açmak icab eder.


BEYİT:
Tabib-i İlahi Şah’a : “Bu derdi ortadan kaldırmak için etkili tedbir olarak anlattığım kuyumcuyu buraya getirtelim.” dedi.
Açıklama: Tabib-i İlahi ihtimal ki Şah’a; “Cariyeye tertip etmek istediğim ilacın hazırlanıp imali için mahareti hasebiyle filan kuyumcunun getirilmesi gerekir” gibi bir şeyler söyledi. Hekim-i Gayb nefsin servete olan muhabbeti üzerine ruha: “Çalış, bir miktar altın ve gümüş hazırla. Bunu hazırladıktan sonra insanlığın gerçek değerine nispeten mal ve servetin itibarsız ve çok hakir olduğunu nefis anlasın. Ondan sonra para çoğaltmak gibi bir boş sevdadan vazgeçsin. Kendini ve seni rahata, huzura erdirsin.”
BEYİT:
Tabib-i İlahi Şah’a: “Kuyumcuyu bulunduğu uzak kasabadan davet et. Ona altın, süslü elbise, kaftan ile gurur ver.” dedi.
Açıklama:Ey ruh ! Şimdi senden uzak olan serveti çalışarak kazan, hazırla, nefse göster. Serveti ima için (kuyumcu) misal olarak beyan olunduğundan kuyumcu kelimesi her geçtiğinde ruha, nefse, ve servete yönlendirme, ve bunu her beyti şerifin şerhinde tekrar etme fazlalık olacağı okuyan zevata ihtar olunur.
BEYİT:
Padişah, hekimin bu tavsiyesini işitince onun nasihatini candan,gönülden kabul etti.
Şah o tarafa (Semerkand’a) bir iki elçi ve davetçi gönderdi. O davetciler uzman, mahir, yeterli ve son derece adil adamlardı.
O iki elçi Semerkand şehrine, kuyumcunun önüne şahtan müjdeci olarak geldiler.
Şahtan gönderilen memurlar Semerkand’a varıp kuyumcuyu gördüklerinde beceri ve zekalarıyla dediler ki “Ey nazik üstad! Ey marifet ve hüneri en üst noktaya gelmiş şehrin en büyük kuyumcusu ! Kuyumculuk sanatı şehir ve kasabalarda senden bilindi ve şöhret buldu.
İşte filan Padişah, kuyumcu olarak seni seçti, çünkü sen çok büyük ve kamilsin.
İşte bu güzel elbiseyi, kaftanı, altın ve gümüşü al. Çünkü Şah’ın huzuruna geldiğinde has ve yakınlarından, nedimlerinden olacaksın.
Kuyumcu çok malı, hilati, kaftanı görünce aldandı. Kendi şehrinden, ailesinden ayrıldı.
Kuyumcu sevinç içinde yola geldi. Şah’ın, canına kast ettiğini bilmezdi.
Açıklama: Düşünmeksizin nutuklara, kelimelere, yaltaklanmalara güvenen adamlar bela ve musibetin hedefine otururlar. Sonuna kadar ibretlik olurlar.
BEYİT:
Kuyumcu Arap atına binip oturdu, sevinçle atını sürdü, gitti. Kan bedelini elbise zannetti.
Açıklama: Başlangıçta güzel görünen çok şeyler bulunur. Ama hakikatte o görünen güzellik içinde öldürücü zehir saklanmıştır. Dışı altınla süslenmiş güzel şeylerden, tatlı ve lezzetli yapılmış şerbetlerden zehirlenenlerin sayısı hesapsızdır. Akıllı insan şekillere değil hakikatlere bakar. Bir insanı kamile danışırsa Allah’ın izniyle hatalardan emin ve her durumda tatmin olur.

BEYİT:
Ey yolculuğa yüz razı oluş ve yüz memnuniyetle giden ahmak ! Kendi ayağınla kaza ve bela yönüne gidiyorsun.
Açıklama: Bir çok kimseler işin sonunu düşünmeden, araştırmadan, yalnız işittikleri bazı aslı esası olmayan sözler veya zihinlerinde kurdukları hayaller ile hazırdakinden ayrılıp diğer bir hâle ve bilmedikleri bir kâra girişirler. Halbuki düşünmeden sadece hayal hanelerinde mutluluk ve sevinç saydıkları mevki, onların hakkında gözyaşı, bela, zindan ve eza olur.
Padişah=ruhu , cariye= nefsi ,evvelki hekimler = yalancı şeyhleri , tabib-i İlahi= mürşidi kamili, elçi= akıl ve fehm ,kuyumcu heva ü heves i temsil ettiklerini, Şarih –i Mesnevi Şeyh İsmail Ankaravi beyan ediyor.
“sıddıkiyet mertebesine varanlardan bile en son zail olan şey,büyüklük arzusu ve başa geçmek hevesidir”denilmişdir.


BEYİT:
Kuyumcu hayalinde izzet, itibar, mal, büyüklük yola çıkmıştı. Azrail ise alaylı “evet, git, maksadını elde edersin” diyordu.
O garip kuyumcu yoldan gelince, Tabib-i İlahi onu Şah’ın huzuruna götürdü.
Açıklama: Söz yine hikayenin hakikatine döndürülecek olursa; alınan tedbirler, yapılan iş ve işlemlerle servet elde edildi. Arif zat önce, ruha elde edilen servetin sevgiye değer bir şey olmadığını ve yok olmaya mahkum olduğunu anlattı ve tarif etti.
BEYİT:
Süslü ve güzel mumun yanıbaşında yansın diye kuyumcuyu Şah’ın yanına naz ile götürdüler.
Açıklama: Tabibi İlahi’nin emriyle kuyumcuyu Şah’ın huzuruna değer vererek saygı ile götürdüler. Bu tavırlar; kuyumcu şeklen yapılan ikramı, gerçek bir değer verme ve iltifat zannetsin diye yapılıyordu. Böylece kuyumcu mum gibi ışık saçan Cariyenin muhabbetinden kelebekler gibi yanıp yok olacaktı. O yok olunca Cariye de bu sebeple böylesine geçici bir aşktan kurtulmuş olacaktı.
BEYİT:
Şah kuyumcuyu gördü. Çok ikram etti. Altın mahzenini ona teslim etti.
Açıklama: Tabibi İlahi nefsin ızdırabının sebebini ruha birden bildirmemişti. Daha sonra bölüm, bölüm açtı. Ona acı vermeyecek şekilde hakikati anlattı. Nefsin bütün derdi mal ve servet çoğaltmak içindir. Ey ruh sen hüzünlenme! Nefis bir müddet arzu ettiği şeyle muhabbet etsin, beraber olsun. Sonra, hırs ve tamahın, mal ve servet düşkünlüğünün muhabbetin hepsine el koymaya değer olmadığı güzelce anlatılsın. Böylece nefis, nefsi emmare iken nefsi mütmainne olsun. Bu anlatış zincirlemesine girişilince şah ikna olur, Cariye şifa bulur, kuyumcu yokolur.
BEYİT:
Ondan sonra Hekim-i İlahi şaha: “Ey büyük ve azim sultan ! O cariyeyi bu efendiye ver.” dedi.
Açıklama:Tabibi İlahinin bu teklifi işi istenen sonuca ulaştırmak için alınan tedbirlerden biriydi. Aynı zamanda bu kuyumcunun cariyeye yani altının da hırslı ve açgözlü nefse manevî bir meyil özelliğine sahip olduğunu ima etmektedir. Cimri olan nefis servet ve altını çok sevdiğinden onu saklar. Altın da sevildiği tarafı yani cimri ve hırslı olanı sever. Ve işte o sevgisiyle acı ve ızdırap verir.
BEYİT:
Ta ki cariye kuyumcunun visaliyle iyileşsin. Kuyumcunun âb-ı visali onun ateşini gidersin.
Şah, Hekimi İlahinin tavsiyesi üzerine ay yüzlü Cariye’yi kuyumcuya bağışladı. Bu iki sohbet isteyeni çift eyledi.
Açıklama: Nefsin ızdırabı azalsın, tamamen bitsin, daha sonra ondan nefret ederek manevî hakikatlere ulaşsın diye Mürşidi Kamilin emri üzere ruh serveti nefse gösterdi.
BEYİT:
Kuyumcu ve cariye altı ay boyunca beraber kâm aldılar. O kız tamamen iyileşti.
Açıklama: Cariyenin kuyumcuya nikah edilmesi , nefsin bir müddet için heva ve hevesine bırakılması demekdi.Çünkü birden bire konan yasak ,nefsin hırsını arttırı.Onun için salikler ,bir müddet heva ve hevesine terk edilir de onlar,o heveslerin münasebetsiz olduğunu anlar ve onlardan vazgeçerler.. Nefis, Tabibi İlahinin yardımıyla arzu ettiğine ulaştıktan sonra, kendini servet muhabbetinden kurtardı.
BEYİT:
Ondan sonra kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içip kızın huzurunda eridi.
Açıklama: Önce nefis, servette, altında diğer şeylerde büyük lezzetler var ümidine düşdü. Ona sahip olamadığından hastaydı, acı içindeydi. Tabibi İlahi ise o durumda para gibi mübah olan bir boş arzuyu görmek üzere nefse izin verdi. Bu da birinci derecede bir tedbir ve ilaçdı. Sonra nefis bu acıdan kurtulunca tabibi ilahi sağlıklı birisinin dayanabileceği başka ve daha önemli bir tedbir bir ilaç tertip etti. O da kuyumcunun simgelediği servet tutkusunun yok edilmesiydi. İşte nefis, bu çirkef hayallerden çıkıp hakik perişan iken çaresini sadece suda bulacaktır. Bunun gibi hicranzede olan aşığın da kâlb ateşine hayat suyu sevgilinin yüzünden başka hiçbir şey değildir. Ondan başka hiç bir at deryasına girmekle temizlenmiş oldu. Ondan sonra da nefsi mutmainne derecesine yükseldi. Cenabı Allah’ın makbul kulları arasına girdi.
BEYİT:
Hastalıktan kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın da canı kuyumcunun muhabetinin gamından kurtuldu.
Açıklama: Demek ki Tabib-i İlahi beyan olunan şerbeti tertip etti. Güzelce kuyumcuya içirdi. Sonra kuyumcunun güzelliği yok oldu. Cariyenin aşkı nefrete dönüştü. Gönlü aşk derdinden kurtuldu.
BEYİT:
Kuyumcunun yüzü sararıp, çirkinleşince, sevimsizleşince, Cariyenin kalbi yavaş, yavaş soğudu.
Aşklar ki renk için olur, o aşk gerçek aşk değildir, sonunda ayıp olur.
Açıklama: Renkten maksat esası ve bekası olmayan geçici olan şeylerdir. Kendisi geçici olan şeyin zorunlu olarak sevgisi de geçici olacaktır. Buna rağmen yine de geçici olana sevdalanan sonunda pişman, gönül hastası, kişilik binası harap olur., Akıllı olan insan muhabbetini, sevgisini, aşkını ebedî ve ezelî olan Cenabı Allah’a bağlar.

BEYİT:
Keşke o kuyumcu da çirkinlik timsali olsaydı da o kötü hükme uğramasaydı.
Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kan aktı, kendi yüzü canının düşmanı gibiydi.
Kuyumcu: “Ben, avcının derisini soyup almak için saf ve temiz kanını döktüğü ceylanım” diyordu.
Açıklama: “her nimet sahibi hasede uğrar”Hadisi muktezasınca gençlik ve güzellik gibi nimetler dolayısıyla insan hasedden kurtulamaz.Kuyumcu kendini öyle bir hayvana benzetiyor ki yalnız ölüsünden yararlanılır. Derisini almak için onu avcı öldürür. Adi bir deriden ibaret olan bu süslü cildi onun helak ve yok oluşunun asıl nedeniydi, der. İnsanlarda çok şöhretler çok övünülen şeyler vardır ki ceylan derisi gibi sahiplerinin aleyhinde ne varsa peşine takar ve başlarına dert ve büyük zararlar getirirler.
BEYİT:
Ey ben o ova tilkisiyim ki derisi için pusuya saklanıp başını kestiler.
Ey ben o filim ki fil avcısının kılıcı kemiğimi, fildişimi almak için kanımı döktü.
O kimse benden aşağı olan şey için beni öldürmüştür. Bilmez mi ki benim kanım uyumaz.
Açıklama:kuyumcu “geçici güzelliğe aşık olacak kadar idraksiz bulunan cariyedir.Daha doğrusu kendisini heva ve hevese kaptırcak derecede himmeti aşağı olan nefs-i emaredir.
Bu gün banaysa yarın onadır. Benim gibi bir kimsenin kanı nasıl kaybolmuş olur ?
Açıklama:kuyumcu diyor ki “ bugün beni günahsız öldürüyorlar.Fakat yarın onlarında başına gelecekdir.Elbette bu hak alınacakdır.”
Duvarın gölgesi uzar ise de o gölge tekrar duvar tarafına döner.
Açıklama: yani insanın kat’i amelinin cezası,Allah’ın iradesiyle bir müddet gecikse bile ,zamanı gelince o ceza gelir,yapanın ayaklarına dolaşır ve yakasına yapışır.
“işte kim zerre kadar bir hayır işlemişse ise ,onun mükafatını görecek;kim de zerre kadar şer yapmış ise onun cezasını görecek” buyrulmuştur.Sure-i Zilzal 7-8
şayet o mükafat ve o ceza,dünyada verilmezse,ahirette mutlaka görülecektir.

Beyit :
Bu cihan dağdır ve bizim işimiz sestir. Seslerin yankısı yine tarafımıza gelir, geri döner.
Açıklama: Kim iyi amel de bulunursa bu,kendi lehine, kim de kötülük ederse, bu da kendi aleyhinedir. Buyrulmuştur.(Sure-i Fussilet 46)
Dağların arasında bulunacak insanın sedası noksansız kendine geri döner. Dünya vadisinde de insan, hayır ve şer her ne işler ve her ne söylerse hepsi kendine dönecektir. Fiiline ve sözüne göre ya zillete ve azaba düşecek veya mesut olacak ve kurtulacaktır.


BEYİT:
Kuyumcu bunu söyledi. Ve derhal toprak altına gitti. Ol cariye aşktan ve hastalıktan kurtulup temizlendi.
Açıklama: “Cariye, dertden kurtulup temizlenmişti” buyurmaktan maksat Tabibi İlahinin tertip ve tedbiri üzerine servetin ve vefasız olan her nevi arzu ve hevesin sevgisi, tutkusu, elem vericidir. Sonucu zararlıdır. Kirlidir. Nefis bunları bilince, geçici olan zararlı aşkı manen öldürür. Kendini “nefsi mütmainne” derecesine yülselterek diriltir, demektir.
BEYİT:
Zira ölülerin ve öleceklerin aşkı baki değildir. Ölüler bizim tarafımıza gelemez.
Açıklama: Ölümlü bir bedende aşk ve muhabbet olmaması onun sevip bağlandığı hayat ve güzelliklerinin yokolucu olmasındandır. Ölümlüler de, dünyanın geçici güzellikleri de dünyaya bir daha geri dönemezler. Bedenler ise mutlaka yok olacaklardır. Arif olan insan ise öncelikle öyle ölümlülere sevgisini ve ruhunu bağlamaz. Muhabbetini hay ve baki olan, hakiki dost olan Allahu Teala’ya tahsis eder.


BEYİT:
Diri olanın aşkı gönüldedir, gözdedir. Her dakikada goncadan tazedir, daha latifdir.
Açıklama: Diri ve ölümsüz olan Allahu Teala Hazretleri’nin aşkının varlığı daima güzelliğin en mükemmel hâliyle sürekli tazelenir. Çünkü İnsan, Allah’ın kudret ve merhameti gibi yüce isimlerini hatırladıkça, andıkca bunca mahlukat, bunca varlık ve Rabbanî eserleri gözleriyle bile görebilir. Gördükçe İlahî aşk sürekli tazelenir, akıllara letafet verici, kâlplere hayat bağışlayıcı olur.
BEYİT:
O hay ve bâki olan Allahu teala Hazretlerinin aşkını seç ve kabul eyle, o her şeyden yüce Huda Can verici şaraptan sana içiricidir.
Açıklama: Yokolucu, geçici olan şeylere kalbini bağlayıp onlara aşık olma. Hay ve baki olan Allahu Teala Hazretlerinin emirlerini kabul et. O’nun aşkını talep et ve seç. Böylece kendini baki ve bahtiyar etmiş olursun. Hak Teala Hazretlerinin sana vereceği muhabbet şarabı lezzet deryasıdır. Çünkü o bütün noksanlıklardan münezzeh olan Zat, muhabbetleri yaratandır, bütün lezzetlerin kaynağıdır.
BEYİT:
Bütün Peygamberlerin,tesir, kudret, kâr, saadet buldukları aşka sarılmalı, o aşkı seçmelisin.
Açıklama: Peygamberler Aleyhimü’s Salatü ve’s Selam Hazeratı temiz olan aşk ile, Allah’ın aşkı ile yüce kâlblerini ihya ettiler. Gözlerini ve bakışlarını hikmetin nuru ile bina ettiler. Dünyanın ve ukbanın şerefini buldular. Sen de arif isen bu yüce zümrenin yoluna girmeli ve kendini ihya etmelisin.
BEYİT:
Sen deme ki bize o şah’a gidecek yola izin ve icazet yoktur. Kerim olanlarla işler güç değildir.
KUYUMCUYA ZEHİR VERMEK İLAHİ EMİR İLEDİR
BEYİT:
Hekim-i İlahinin elinde kuyumcunun öldürülmesi ne şahtan bir ümit ve ne korku içindi.
O çocuğun Hazret-i Hızır Aleyhi’s Selam boğazını kesti. Onun sırrını avam anlayamaz, idrak edemez.
ŞERH: Kuranı Azimü’ş Şan’da ferman ve hikaye buyrulduğu üzere Hazreti Musa Aleyhi’s Selam Cenab-ı Hızır’la karşılaştıklarında Hazret-i Hızır zahirde hiçbir sebep olmadığı halde tesadüf eyledikleri bir çocuğu öldürdü. Hazret-i Musa’yı hayrette bıraktı. Halbuki ledün ilminde o çocuk şaki ve anne babasına asi idi. İdamıyla Allah’ın keremiyle ebeveynine diğer hayırlı bir çocuk ihsan edildi. Bu macera Kehf Suresi’nin yetmiş üçüncü ayet-i kerimesinde ferman buyrulur. Şöyle ki:
{Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi. (Hızır "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi}
Bu beyti şerifin manasının özeti : avam yalnız görünürdeki olayları görüp, işin görünmeyen sebeplerini ve hikmetlerini anlamaktan ve idrakten acizdir. Onun için şikayet ve sabırsızlıkla kendini ve diğer insanları rahatsız ve taciz ederler.


BEYİT:
Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi.Suizanda bulunma, münakaşayı bırak!
Açıklama: Şah ve Tabibi İlahi ile birleştiğinde, iki denizin birleşip tek deniz gibi olduklarının bahsi geçmişti. Şimdi “Kuyumcuyu Şah öldürmedi” diye tabib yerine Şah’ın adının geçmesi artık Şah ve Tabibi ilahi bir vücut sayılması sebebiyledir. Kuyumcuyu Şah belki şehvetten dolayı öldürmüş olabilir gibi zan ve düşünceye sakın kapılma. Ve mücadele etme. Çünkü Evliyaullah’ın amelleri ve fikirleri makbul olmayan, kötü şeylerden bütünüyle kurtulmuştur. Şeklen garip görünen bazı hâllerinin bile hikmete bağlı bulunduğu apaçıktır
BEYİT:
Sen onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun.
Su süzülüp,durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş suda tortu bırakır mı?
Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir.

İyinin, kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.
Açıklama: Evliyaullahdan olan insanın sûrî lezzetleri terk ederek ıztırap ateşinin riyazatında kalması ve kaynaması bundan ötürüdür:
İnsan yaratılışındaki safiyeti ve temizliği yeniden bulsun diye, güzel ahlâk ile bezensin, kötü ahlâkı tortu gibi, köpük gibi üzerinden atsın, yoketsin diye iyi ve kötünün imtihanına düçar olur. Bu imtihan, her rtürlü bela, musibet, eza, cefa, cevr, sıkıntı, yokluk, riyazattır. Bunlar insanı ateşin üzerindeymiş gibi kaynatır, eritir. Tıpkı altını ateşle eritip tortusunu çıkarıp saflaştırdıkları gibi.

BEYİT:
Eğer işi ALLAH’ın ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı.
Şehvetten de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı,fakat zâhiren kötü görünüyordu.
Hızır, denizde gemiyi deldiyse de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık var.
O kadar nur ve hünerle beraber Mûsâ’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya kalkışma!
O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı takma!
Açıklama: Kuyumcuya olan muameleye, kuyumcunun dökülen kanına çirkin bir iş nazarıyla bakma. O muamele gül gibi güzel kokular neşrine neden olur. İnsanlar; bir Tabibi İlahî’nin ve bir adil Şah’ın terbiyesine girmişlerse öncelikle çektikleri cefayı ve dökecekleri gözyaşını göz ve gönül yarasından akan kan zannetme ! Bu terbiye ve cefanın neticesi saadet ve sefa getirecektir. Bir de Rabbanî aşka dalmış Evliyaullahı sen akılsız zannetme. O yüce zümre ancak akılla algılanabilecek varlıklar içinde tekdir, benzersizdir. Zekâları, zeka sınırının son derecesinde bulunduğundan Huda aşkının sarhoşudurlar.
BEYİT:
Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kâfirim, onun adını ağzıma alırsam!
Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.


O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Allahu Teala Hazretlerinin has, seçkin, makbul kullarındandı.


Bir kişiyi böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir,en iyi bir makama çeker, yüceltir.
Açıklama: Evliyaullah’tan, akıl sahibi, gidişatı doğru ve dürüst, arif billah olan zevatın yaptığı işler sureta her ne kadar ağır görünse de yine bir hikmete dayanır. O muamelelere mazhar olan insan işin sonunda saadete ermiş olur.
BEYİT:
Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lûtuf, nasıl olur da kahretmeyi isterdi?
Açıklama: Allahu Teala Hazretleri’nin rızasını kazanmak için hareket eden Evliyaullah önceden beyan olunduğu üzere gerektiği zaman ve yerde şeklen ağır ve cefalı işlere karar verebilir. Bu karar, cefa gören adama daha büyük bir fayda istihsal etmek içindir. Fayda amacı olmayan şiddet hiçbir zaman iyi ve müstakim adamlara uygun değildir. Bu hâl şeytan sıfatlı, görünüşte muktedir ve zeki, ama gerçekte ahmak ve aptal olan ve fıtraten seviyesiz yaratılmış bulunanlara mahsustur.
BEYİT:
Çocuk hacamatçının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından sevinçlidir.
Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu? Onu verir.
Açıklama: Allahu Teala veya sadık ve mükerrem kulları insana edecekleri bir cefaya mukabil yüz bin nimet ihsanederler. Mesela savaşta şehidin hayvanî ruhunu alınır. Derhal kendisine ebedî hayat ve yüz bin ölümsüz feyizler verilir. Bu gibi bir çok hâl ve durum vardır ki şeklen melal ve keder gibi görünür. Ama sonucu saadet davet edici, selamet getirici olur.
BEYİT:
Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüssün; iyice bak!!!!!
Açıklama: Hazreti Mevlana diyor ki;ey gafil insan ,sen gerek Allah’ın ,gerek ehlullahın işlerini kendi işlerinle kıyasen anlamaya ve ona göre hüküm vermeye kalkışıyorsun.Fakat böyle yapmakla, hakikatten fersah fersah uzaklaşıyorsun.Gözünü aç ve dikkatle bak ki,mesele senin bildiğin gibi değildir…

Logged

Aydınlık sabahı düşün ve durgun karanlık geceyi. Rabbin seni ne unuttu ne de darıldı... Öteki dünya senin için (hayatının) bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak! Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana (kalbinden geçeni) bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak.(Duha-1/5)
deRdâ
©AS SÜPERMOD
(©AS SLOGANCISI)

*
Online Online

Cinsiyet: Bayan

Mesaj Sayısı: 3.409
Konu Sayısı: 139


öLürse ten öLür, CanLar öLesi değiL...


« Yanıtla #3 : 01 Mayıs 2008, 16:56:56 »

emeğine sağlık canım..hep okumak istemişimdir ama alamadım   hoşgörü
Logged

“Nasib ya HU !”
mk
Yeni Üyemiz
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay

Mesaj Sayısı: 21
Konu Sayısı: 0

Avatar Yok


« Yanıtla #4 : 03 Eylül 2008, 18:25:21 »

eser ve aciklamalari icin tesekkurler
Logged
tevfik55
İmparator
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay

Mesaj Sayısı: 3.380
Konu Sayısı: 88


ahmetsarı55


« Yanıtla #5 : 03 Eylül 2008, 20:25:26 »

paylaşım için sağol
Logged

benim hakkımda ne düşünüyorsan ALLAH sana iki katını versin