www.alemsanal.com | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |

©Alem Sanal, Sanal Alemin Gerçek Ortamı
22 Kasım 2008, 03:16:09 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

©Reklam vermek için buraya tıklayınız.

ÖNEMLİ: Transporter 3 - DivX - 2008 (Türkiye'de İlk Defa ©AlemSanaL'da..) Gelişmiş Arama
   Ana Sayfa   Yardım Ara ©AS İLETİŞİM Giriş Yap Kayıt  

Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Canakkale savasi...  (Okunma Sayısı 981 defa)
0 Üye Sayısı ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« : 18 Mart 2008, 00:24:58 »



 Çanakkale Cephesi 1. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti'nin en başarılı olduğu cephedir. Savaşın en kanlı safhası bu cephede cereyan etmiştir.

Müttefikleri Rusya'yla birleşerek savaşın seyrini lehlerine çevirmek isteyen İngiliz ve Fransız ve savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçişlerine 18 Mart 1915'te başarıyla karşı konuldu. İtilaf devletleri donanması ağır kayıplar verince, Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarıp kara savaşlarını başlattılar. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini 19. Tümen'e bağlı birliğiyle komuta eden Mustafa Kemal, düşmanı Conkbayırı'nda durdurdu. 28 Nisan 1915'te, 1. Kirte, 6-8 Mayıs 1915'te II. Kirte muharebesi yapılarak düşman çıkarmalarına karşı Yarımada savunuldu. Cephedeki başarıları üzerine 1 Haziran 1915'te Mustafa Kemal albaylığa yükseltildi.

Haziran ayında da çıkarma harekatına karşı başarılı savunma muharebeleri verildi. 21 Haziran 1915 Kerevizdere muharebesi, 28 Haziran 1915'de Zığındere muharebeleri yapıldı. İngiliz birlikleri 6-7 Ağustos 1915'te tekrar taarruz etti. 8-9 Ağustos günü Anafartalar Grup Komutanlığı'na getirilen Mustafa Kemal komutasında Türk ordusu, 9-10 Ağustos 1915'te 1. Anafartalar Zaferi'ni kazandı. Bu zaferi, 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta 2. Anafartalar zaferleri takip etti.

Çanakkale savaşlarında çoğu öğrenim çağında 253 bin Türk subay, er ve erbaşı şehit oldu. Çanakkale'nin geçilemeyeceğini anlayan İngiliz ve Fransızlar arkalarında Türkler kadar kayıp bırakarak 19-20 Aralık 1915'te Anafartalar ve Arıburnu'ndan 8-9 Ocak 1916'da Seddülbahir'den çekildiler.

ÇANAKKALE CEPHESİ

Bir Efsaneydi Çanakkale



Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa ikiye bölünmüştü. Almanya�nın öncülüğünde buluşan Avusturya�Macaristan, İtalya �daha sonra saf değiştirmişti�,
Bulgaristan �İttifak Devletleri�ni meydana getirmişlerdi. Bu ittifaka daha sonra Osmanlı İmparatorluğu�nun da katılmasına karşılık, Fransa, İngiltere, Rusya �daha sonra ise Amerika, Japonya, Belçika, Romanya, Sırbistan, Yunanistan ve ve Karadağ� �İtilaf Devletleri�ni oluşturmuşlardı.

Almanya�nın teknolojide gün geçtikçe ilerlemesi, bölgedeki etkinliğinin artması bu ülkeleri endişelendiriyordu. Bir Sırp gencinin Avusturya�Macaristan veliahtı Ferdinand�ı Saraybosna�da vurarak öldürmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

Rusya Sırbistan�ı korumak maksadıyla Avusturya�Macaristan İmparatorluğu�na saldırdı. Almanya derhal Avusturya�Macaristan tarafından savaşa katılarak Rusya�ya saldırmakta gecikmedi. Nihayet Fransa ve İngiltere müttefikleri Rusya�ya yardım etmek için savaşa girdiler. Böylece o zamana kadar yaşanan bütün savaşların en büyüğü, en korkuncu, en uzunu ve en geniş çaplısı başlamış oldu. İtilaf Devletleri�nin saflarında toplam 42 milyon 700 bin, İttifak Devletleri�nin saflarında ise toplam 22 milyon 900 bin asker savaşıyordu. Bu savaş sonunda her iki taraf toplam 9 milyon 323 bin ölü, 38 milyon 481 bin yaralı vermişti.

Osmanlı Savaşa Nasıl Girdi ?



İttihat ve Terakki�nin güçlü önderlerinden Enver Paşa, henüz 33 yaşında bir gençken Saraya damat olmuştu. 3 Ocak 1914�te birdenbire paşalığa yükseltildi, Harbiye Nazırlığı�na getirildi ve Başkomutan vekili oldu. Enver Paşa�nın aşırı denebilecek vatanseverliği ve cesaretine tecrübesizliği de eklenirse bu tür durumlarda reaksiyoner politikalar üretmesi son derece doğaldı.

Karada ve denizde cehennemî savaş sürerken, İngiliz donanmasının sıkıştırdığı iki Alman gemisi �Goeben� ve Breslau� Çanakkale Boğazını geçerek Osmanlı�ya sığındı. Ne padişahın, ne diğer bakanların, ne de Meclisin haberdar olmadığı bu olaydan, Sadrazam Halim Paşa da habersizdi kuşkusuz.

10 Ağustos 1914 gecesiydi ve Bakanlar Kurulu, Başbakan Said Halim Paşa�nın yalısında toplanmıştı. Harbiye Nazırı Enver Paşa toplantıya biraz geç kalmıştı ve içeri girer girmez de gülümseyerek şöyle demişti:

�Bir oğlumuz dünyaya geldi�



Enver Paşa oldukça rahat ve kendinden emin bir şekilde iki Alman gemisinin İngiliz donanması tarafından takip edildiğini, kurtulmak için Boğaz�ı geçtiklerini, buna da kendisinin izin verdiğini söylüyordu.

İtilaf Devletleri ise Osmanlı İmparatorluğu�na bir ültimatom vererek Alman gemilerini bırakmasını, aksi takdirde bunun savaş sebebi sayılacağını bildirmekte gecikmediler. İttihat Terakki Hükümetinin gemilerin Almanya�dan satın alındığını belirterek, gemilere Türk bayrağını çekmesinin ardından Rus şehirlerini bombalatması bardağı taşıran son damla olmuştu. Osmanlı artık I. Dünya Savaşı�nın tam ortasındaydı.

Rus donanması 17 Kasım 1914 günü Trabzon�u bombaladı. İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmaları Çanakkale Boğazı�na çoktan dayanmıştı.

Çanakkale Geçilmez!



İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı�nı aşarak İstanbul�u da kolayca ele geçireceklerini düşünüyorlardı. Böylelikle Akdeniz�Karadeniz yolu İngiltere�Fransa ve Rusya�nın denetimine girecek, başkenti İstanbul�u yitiren Osmanlı Devleti de oyun dışı kalmış olacaktı.

İngiliz�Fransız donanması Osmanlı Devleti ile savaşa girdikleri Ağustos 1914�ten başlayarak Çanakkale Boğazı�na giriş�çıkışı denetimleri altına almışlardı. Kasım�Aralık 1914�te Boğazı savunan Türk tabyalarına karşı bir kaç saldırı düzenlediler. Ama asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915�te başlamıştı. 40 gemiden oluşan İngiliz�Fransız filosunun saldırısını Türk topçuları Boğazın iki yakasından açtıkları şiddetli ateşle geri püskürttüler. 25 Şubat 1915�teki ikinci büyük saldırıda Boğazı savunan dış tabyaları susturmayı başardılarsa da iç tabyaların direnmesi karşısında Boğaza girmeyi başaramadılar. Bu durum karşısında ellerindeki bütün güçleri toplayarak kesin sonuç almak için bir harekat düzenlemeye karar verdiler. Böylesi bir gelişmeyi bekleyen Türkler de Boğazın iki yakasındaki savunma güçlerini artırdılar. Boğazın sularına da çok miktarda mayın döktüler. 18 Mart 1915 günü başlayan büyük saldırının başlangıcında İngiliz ve Fransız donanmasından dört zırhlı mayınlara çarptı. Bunlardan ikisi batmış, ikisi de hareketsiz kalmıştı. Bu gelişmeler üzerine geri çekilmeye çalışan iki Fransız zırhlısı da mayına çarparak ağır yara aldı. Uzun hazırlıklar sonunda giriştikleri saldırının daha ilk gününde böylesi bir yenilgiye uğrayınca İngiliz�Fransız filosu Çanakkale Boğazı�ndan ayrılmak zorunda kaldı.

Bu olayın Deniz Harp tarihindeki yeri inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Bu yüzden Deniz Kuvvetleri Komutanlığı�nın hemen hemen bütün birliklerinde her 18 Mart bütün heyecanı ve coşkunluğuyla yeniden yaşanır, yeniden yaşatılır. Marşlar, kahramanlık türküleri söylenir. Bir esenliktir 18 Mart, zaferin efsanevî çığlığını hatırlatır.
__________________
Bu sabahların bir anlamı olmalı
« Son Düzenleme: 18 Mart 2008, 00:41:49 Gönderen: adını sen koy » Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #1 : 18 Mart 2008, 00:25:51 »

NEDEN ÇANAKKALE

"Türkleri diri diri yaktık"



18 Mart�ta Türk tarihinin büyük zaferlerinden birinin, Çanakkale Zaferi�nin 84. yıldönümünü kutluyoruz.
Ancak, Çanakkale Muharebeleri hakkında hâlâ herşeyi bildiğimiz söylenemez. Gün geçtikçe yeni belgeler ve bilinmeyenler de günyüzüne çıkmaya başlıyor. Bu dosyamızla, Çanakkale Savaşı ile ilgili bugüne kadar gizli kalmış, duyunca insanı ürperten bir gerçeğin perdesini aralıyoruz. Savaşın acı, insanın vahşi yüzü bu. Bir insanlık utancı olan hadisenin daha fazla bu ülke insanlarından saklanmasını da doğru bulmuyoruz. Çünkü bu olayın doğrudan muhatabı biziz.

Çanakkale Muharebeleri sırasında 1915 Anadolu�sunda her üç evden ortalama bir şehit çıkmıştı. Hepimizin büyükbabası yahut onun akrabası bir şekilde bu savaşta bulunmuştu. Ne var ki, hemen hiçbirimiz o Gelibolu�da onların başından geçen hadiseleri tam anlamıyla bilmiyoruz. Dedelerimiz savaşın, ordunun, stratejinin, taktiklerin vazgeçilmez parçaları olmalarının ötesinde Çanakkale�de bir insan olarak, bizim ailemizin bir ferdi olarak yerlerini almışlardı ama biz onların yaşadıkları sıkıntıları, mahrumiyetleri, mahkumiyetleri, acıları, sevinçleri, beklentileri öğrenemedik. Çoğumuz onların mezarlarını dahi bilmiyoruz. Onlar Meçhul Asker olarak Çanakkale�de dünya durdukça duracaklar.

Çanakkale Muharebeleri 3 Kasım 1914�te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale ve Orhaniye tabyalarımızı bombalamaları ile Osmanlı Devleti�ne resmen savaş ilan edilmeden başladı. İngiltere ve Fransa�nın resmen savaş ilan etmeleri ancak iki gün sonraya, 5 Kasım 1914�e tekabül ediyor. Böylelikle 1.Dünya Savaşı�nın en önemli ve kanlı askeri cephesi açılmış oluyordu.

Neden Çanakkale ?



Müttefik Ordular Başkomutanı General Jean Hamilton bu sorunun cevabını hâtırâtında şöyle cevaplıyordu:

�Çağımızın ekonomik zaferinin birinci şartı İstanbul�u Türkler�den almaktır. Her ne pahasına olursa olsun alacağız. Ümit ediyorum ki; geleceğin harp okulu öğrencileri büyük bir imparatorluğu harakiri yapmaya mecbur bırakmak için, neden bu kıraç, beş para etmez kayaların eteklerinde sıkıştığımızı değerlendireceklerdir. Bu kayalıklar Osmanlı Sultanı�nın kara kalbine hançerin saplanacağı en ideal yerdir. Yalnız hançer henüz elini deldi ve yarasından yeni yeni kan akmaya başladı. Her gün ölümden kurtulmak için çırpınıyor. Bir metre ilerleyemesek dahi, Halifenin canı alınıncaya kadar, kanı bu kaba akıtılacaktır.�

Osmanlı Devleti�nin, Almanya�nın yanında 1. Dünya Savaşı�na girmesi İngiltere�Fransa�Rusya�yı zora sokmuştu. Çanakkale�den bir cephe açılması fikrini en çok İngiltere Bahriye Nazırı ve sonra II. Dünya Savaşında Başbakan olan Winston Churchill savunuyordu. Müttefik devletlerin stratejistleri Çanakkale�nin geçilmesi halinde Osmanlı Devleti�nin teslim olacağını hesaplıyorlardı. Osmanlı�nın açtığı cepheleri tasfiye etmek, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki baskısını kaldırmak, Orta Avrupa�ya ilerleyen Alman�Avusturya ordularını arkadan çevirmek, Balkan devletlerini de kendi saflarına çekmek gibi faydalar da savaştan bekleniyordu.

Gelibolu�dan Rusya�ya

Çanakkale Savaşı�nın en önemli sebeplerinden biri ise, Müttefik Kuvvetlerin Çarlık Rusyasına Bolşevik devrimcilere karşı yardım götürme arzuları olduğu söylenir. Ders kitaplarında belirtilmeyen ancak dikkate alınması gereken bir tez de şöyle: Ruslar�ın Almanlar karşısında geçici olarak başarı gösterip Karpatlar�ı aşarak Macaristan ovalarına inmeleri, İngiltere�yi kuşkulandırmıştı. Ruslar Budapeşte üzerine saldırabilir ve merkezi devletlerle Türkiye�nin bağlantısını keserek İstanbul�un geleceğini belirlemek konusunda kendilerine avantaj sağlayabilirlerdi. Rusya�nın, Almanya ile anlaşarak İstanbul ve Boğazlar�ı ele geçirip savaştan çekilmesi tehlikesi karşısında İngiltere için Çanakkale seferini açmak kaçınılmaz olmuştu.

Rusya, bu sebeple Çanakkale seferini sanılanın aksine kaygı ile karşıladı. Yine aynı sebepten, müttefiklerin Rusya�nın da bir donanma ile İstanbul�u zorlaması teklifini, donanmasının yetersiz olduğunu öne sürerek geri çevirdi. 4 Mart 1915�te müttefiklere bir nota vererek İstanbul ve Boğazlar�ın kendisine bırakılmasını istedi ve bu isteklerini kağıt üzerinde kabul ettirdi.

Ceset Tufanı



İngiltere, Kasım 1914�ten 9 Ocak 1916�ya kadar Çanakkale önlerine 50 bini aşkın Avustralyalı, 10 bini Yeni Zelandalı olmak üzere toplam 410 bin asker getirdi. Fransızlar 10 bini Senegalli olmak üzere 79 bin, biz ise istilacılara karşı ondört ay içinde toplam 700 bin askerle karşı koyduk. Yani 1 milyon 200 bin insan Gelibolu yarımadasında ölümüne, göğüs göğüse çarpıştı ve neticesinde istilacılar 213 bin 980 kişi kaybederken bizim şehit sayımız Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı�nın resmi kayıtlara dayanarak tesbit ettiği rakama göre 213 bin 882 oldu.

İngilizler, Çanakkale Savaşı öncesinde sömürgelerine haber göndermiş ve yardımcı kuvvetler istemişti. Avustralya bu isteğe olumlu cevap vererek 20 bin Avustralyalı, 8 bin Yeni Zelandalıdan oluşan ilk ANZAK kuvvetini Türkiye�ye doğru Kasım 1914�te yola çıkarmıştı. 1. Anzak Tümeni�ni taşıyan Orvieto gemisinde, savaş muhabiri Charles Bean de vardı.

Savaşta Bir Gazeteci

Charles Bean, Melbourne limanından demir alınmasından, istilanın sonuna kadar Anzak askerlerinin bütün serüvenini hem onlarla birlikte yaşadı hem de bütün ayrıntıları ile yazdı.

İstila başladığında 34 yaşında tecrübeli bir gazeteci olan Bean kısa sürede askerlerle kaynaştı ve kızıl saçlarından dolayı �havuç kaptan� lakabı ile anıldı. Bean en tehlikeli mevzilere bile girmekten geri durmadı. O yıllarda yeni gelişmekte olan modern savaş muhabirliğinde önemli ve örnek bir kariyer yaptı. Son istila kuvvetlerinin çekildiği tarihi günden ancak bir gün önce Gelibolu�dan ayrılan Bean ülkesine dönerken yanında 125 defter dolusu not ve yüzlerce fotoğraftan oluşan eşsiz belgelere sahipti.

Bean resmi muhabir olmasına rağmen Çanakkale Günlüğü savaşın gayri resmi tarihi idi. Zaten, �Avustralya�nın Resmi Tarihi� adında 6 ciltlik bir eser de yazmıştı. Bu eserini tamamladıktan sonra elindeki notları Avustralya Savaş Tarihi Enstitüsü�ne devretti. Bean, 1968�de hayatını kaybetti. Enstitü de bu notları 1979 yılına kadar halka kapalı tuttu. Bean�ın bu notları üzerinde çalışan araştırmacı Kevin Fewster, Çanakkale Günlüğü�nü 1983 yılında yayınladı. Kitabın çıkması maalesef gereken ilgiyi uyandırmadı. Özellikle Türk kamuoyu 64 sene sansürlü kalmış ve ancak 68 sene sonra yayınlanmış günlükteki bilgileri maalesef atladı.
__________________
Bu sabahların bir anlamı olmalı
MuRaTTK is offline      Alıntı Yaparak Cevapla




gecmisimizle gurur duyanlardaniz

Bir Facianın Hikayesi



Çanakkale Savaşı deniz ve kara muharebeleri olmak üzere ikiye ayrılıyor. İngiltere ve Fransa, Boğaz�ı denizden zorlayarak geçeceklerine inanıyorlardı. Bunun için 17 Mart 1915�te Bozcaada�da Akdeniz Orduları Başkomutanı General Hamilton�un da katıldığı son toplantıda Deniz Harekat Planı görüşülmüş ve Boğaz�ın zorlanması planlanmıştı. Bu plan yapılırken müttefik kuvvetler kurmaylarının ellerinde Boğaz�ın mayından temizlendiği raporları vardı. Bunun üzerine 18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız ortak donanması Çanakkale Boğazı�na hücum etti. O gece Nusret mayın gemisi Karanlık Liman bölgesini mayınlamış olduğundan müttefik donanması mevcudunun yüzde 35�ini kaybederek çekilmek zorunda kaldı. Geriye dönüş manevraları sırasında da o yılların en önemli savaş gemileri olan Bouvet, Ocean, Irrestible, ayrıca 2 muhrip, 7 mayın arama gemisi battı. Goulois ve Inflexible da dahil 7 zırhlı gemi görev yapamaz hale geldi. Bu başarı tarihe Çanakkale Zaferi olarak geçecek, Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa da �18 Mart Kahramanı� olacaktı.

Çanakkale�deki bu hezimetin haberi Londra�ya bomba gibi düştü. Önce ajansların haberleri abarttığını düşünen Londra, daha sonra General De Robeck�in raporu ile hezimetin gerçek olduğunu anladı. Bu hezimetin faturası 17 Mart�ta Boğaz�ın mayından temizlendiğine dair rapor veren subaylara çıkarıldı ve kurşuna dizildiler. Ancak daha sonra verilen raporların doğru olduğu, Türkler�in son dakikada burayı tekrar mayınladığı anlaşılacaktı ve kurşuna dizilen subayların itibarları iade edilecek, ailelerine maaş bağlanacaktı.

18 Mart mağlubiyeti Müttefik Kuvvetlerini, Çanakkale Boğazı�nın karadan yardım ve destek olmaksızın geçilemeyeceği noktasına getirdi. Bunun üzerine bir ayı aşkın bir hazırlık yapıldı. 75 bin kişilik çıkarma kuvveti hazırlandı ve başına General Sir Hamilton getirildi. 25 Nisan günü Gelibolu yarımadasında Arı Burnu ve Seddülbahir�e Anadolu yakasında Kumkale�ye çıkarma yapıldı.

Bean Anlatıyor

Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:

�25 Nisan Pazar (geceyarısı): Gemiler Limni�den geldi. Güvertede uykulu bir ses esnemelerle kesilen bir şarkı söylüyor... Derken ilk kez 4.38�de, dikkatle kulak verdiğimde, ta uzaklarda bir takırtı duyuyorum; küçük tahta bir kutunun iç kısmına bir kurşun kalemle hafifce vurulurmuşçasına. Bu takırtı sürekli gidip geliyor. Son derece uzaktan ve derinden gelen bir ses ama benim için artık yabancı değil. İlk defa işitmeme rağmen bunun ne sesi olduğundan hiç şüphem yok. Ateşlenen tüfeklerin yankılanan sesi bu; önce birkaç el, sonra daha ağır ve sürekli... İlerdeki tepelerde yoğun çarpışmalar oluyor...

Sandal 50�60 santimetre derinlikte bir suda karaya çekildi. Dışarı fırladık...Limni�de sırt çantalarının ağırlığından yıkılanlar olduğunu gördüğüm için dikkatle çıktım, kumsala dek suları yara yara yürüdüm ve sonunda Türk topraklarına ayak bastım...�

�Türkler�i esir alma, öldür�

Her gün olaylar hakkında küçük notlar alıp akşam kıt ışık altında veya ay ışığında bunları düzenleyen Resmi Savaş Muhabiri Cherles Bean, 29 Nisan 1915 tarihinde ise şu dehşet satırları yazıyordu:

�Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.

Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler�den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.�

Dehşet Dolu Satırlar...



Bean, günlüğüne 26 Eylül Pazar günü için ise, yaralıları öldürdüklerini içeren şu dehşet dolu notları kaydetmiş:

�Nevinson ile birlikte İmroz adasında Panagia köyüne gittik. W.�nin emir eri X bize yolda son derece şaşırtıcı şeyler anlattı. X, Munster alayındaymış. Bir çok süngü hücumunda bulunduğunu söyledi bana...

�Anlattığına göre 2 Mayıs gecesi Türkler Munster hattını yarmışlar. Hattaki askerlerle subayların pek çoğu bunu bilmiyormuş. Türkler hattı yarıp Munster karargah bölüğünü darmadağın etmişler. Hattaki askerler de arkalarından gelen insan seslerini duyunca kendi adamlarının takviyeye geldiğini sanmışlar. Gene de bu konuda bir tereddüt belirince bir çavuş adamlarından bazılarına birer el ateş etmelerini emretmiş. Ateşin açılmasının hemen ardından �Allah Allah� sesleri yükselmiş dört bir yandan. Ön hattakiler derhal ateş açmışlar ve Türkler�i komuta eden Alman subayla birlikte 15 kişiyi öldürmüş ya da yaralamışlar.

�Ertesi gün o Almanın canını alıverdik� dedi X. Kulaklarıma inanamadım bir an. Kent bölgesinden gelen tatlı, yumuşak, becerikli bir adamdı bu X. Evet, iyi eğitim görmemişti, cahildi ama yumuşakbaşlı iyi bir adamdı... Bu sözlerin üstüne gerçekten öylesine midem bulandı ki konuşamadım. Yaptığı işin dehşeti hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Hatta bununla övünür gibiydi. Eğer bizim Tommy�lerimizin bir kısmı böyle savaşıyorsa, Tanrı yardımcımız olsun. Evet yaralıları öldürmekle böbürlenen bazı Avustralyalılar da görmedim değil, ama bu savaşın heyecanı içindeydi. Ele geçirdiği yaralı adamı (Alman bile olsa) bir gün sonra soğukkanlılıkla öldürebilecek çok fazla insan olduğunu sanmıyorum.�

...Ve Esirleri Yaktılar

Resmi Savaş Muhabiri Bean�in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

�Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...

Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...�

Avustralyalı gazeteci Charles Bean�in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean�in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü �Aynı iş dün de yapılmıştı� diyor.

Çanakkale Mahşeri

1998 yılının son aylarında piyasaya çıkan ve iki ayda üç baskı yapan Çanakkale Mahşeri isimli belgesel tarihi romanın yazarı Mehmed Niyazi de, Çanakkale Muharebeleri üzerine 6 sene süren araştırmaları sırasında İngilizce ve Almanca kaynaklarda 100 Türk ve 2 Alman�ın yakılması ile ilgili bilgilere rastladığını belirtiyor ve Bean�in güncesini doğruluyor. Mehmed Niyazi, yakılma olayının Yüzbaşı Weistock�un emriyle yapıldığını bildiriyor. Mehmed Niyazi, yakma olayının bir önceki gece gerçekleşen Türk saldırısının bir intikamı olduğunu ve tepelerden saldırıya hazırlanan Türklere bir gözdağı vermek ve morallerini bozmak gayesi ile yapıldığını söylüyor.

Madalyonun Öbür Yüzü

Bean�in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

�4 Mayıs: Türkler, Kabatepe�de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye�yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00�te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...

11 Kasım: Türklerle son zamanlarda epey yoğun haberleşmemiz oldu. Kendilerine gayet iyi bakıldığını belirten bazı esir mektupları ile Kahire�de çekilmiş kanlı�canlı fotoğraflar attık karşı taraf siperlerine... Türkler�den şu cevabı aldık;

�Sizin sadakanız ile yaşayan domuzdur. Midelerimiz dopdolu. Kollarımızın ucunda ellerimiz, ellerimizde de süngülerimiz var. Eğer söylendiği kadar büyük milletseniz, neden o yüce ilkelere uygun davranmıyor ve neden başka milletleri kendi önderlerine bağlılıktan ayartmaya çalışıyorsunuz?..�

Son derece onurlu bir cevap. Türkleri ayartma yolundaki girişimlerde ipin ucunu kaçırmamız içten bile değildi...

Üç hafta önce Türkler�in üç gün süren bir Bayramı vardı. Bizim siperlere iki paket sigara attılar. Üzerinde bozuk bir Fransızca ile �Afiyetle için kahraman düşmanımız� yazıyordu. Başka paketin üzerinde de �Sevgili düşmanımız bize süt gönderin.� Konserve et gönderdik. Bir taşla sopanın üstüne yazdıkları cevapta �Konserve et istemeyiz� dediler. Bunun üzerine biraz reçel, iyi bisküvi fırlattık. Bütün bunlar saat 08.30 ila 09.15 arasında olup bitti. Sonunda Türkler �Tamam� �Fini� diye bağırdılar. Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı. Üçüncü günün sabahında �artık bu işe son verin� şeklinde bir emir geldi...�
__________________
« Son Düzenleme: 18 Mart 2008, 00:43:13 Gönderen: adını sen koy » Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #2 : 18 Mart 2008, 00:29:30 »

Çanakkale�den Gizlice Kaçış



Savaş muhabiri Bean gelişleriyle birlikte kaçışlarını da anlatıyor Çanakkale Günlüğü�nde.

�16 Aralık: Anzak Koyu olağanüstü ıssız, kumsal tamamen boş. Evraklarımızı yaktık. Türkleri ilgilendirecek pek az şey kalacak arkada... Askerlerimizin çoğu buradan ayrılacakları için üzgün değil. Yalnızca silah arkadaşlarını burada gömülü bırakacaklarına üzülüyorlar.

17 Aralık: Dün 5. Bölük mühendislerini kazma�kürek ve borularını yakarken gördüm. Kendi elimle imal ettiğim mobilyayı yine kendi elimle yok ettim. Sığınağımdan çıkarken de su geçirmez çarşafıma bir bıçak attım...

23 Aralık: Tüm mevzilerimizi çırılçıplak bir şekilde Türklere bırakmamız bu gece de boş mevzilerde tüm ışıkların yanık bırakılması, hat boyunca Türk tüfeklerinin, sabah bombalayıp ardından da çoktan terkettiğimiz siperlere hücum etmesi ve gece boyunca olup bitenleri gerilim içinde gözleyerek bekleyişimiz...Bütün bunlar hiç de fena bir savaş hikayesi değil aslında...�

Çanakkale Geçilmez

Çanakkale ne denizden ne de karadan geçilebildi. İstilacılar 6 Aralık�ta Anafartalar, Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini boşaltarak savaşa son verme kararı aldılar. Boşaltma işlemi yani kaçış ise, Anafartalar ve Arıburnu cephesinden 19�20 Aralık 1915, Seddülbahir cephesinden ise 8�9 Ocak 1916 gecesi oldu.

Çanakkale Muharebelerinin Osmanlı Devleti�nin zaferi ile neticelenmesi Bulgaristan�ı Almanya ve Osmanlı Devleti yanında savaşa girmeye itti. Rusya�nın itilaf devletleri ile ilişki kuramaması dolayısıyla ülkedeki finansal bunalım iç huzursuzluğu artırarak Bolşevik ihtilalinin başarı ile sonuçlanmasına sebep oldu. İtalya, Romanya ve Yunanistan ise, İtilaf devletlerine katıldılar ve I. Dünya Harbi tahminlerin aksine 3 sene daha devam etti.

Çanakkale'de Mehmetçiğe Kimyasal Silah



Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümü kutlanıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.

Mehmetçik Gaz Karşısında Çaresiz

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor. Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.

2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.

Domdom Kurşunu...

Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.
Belgeler şimdi sergide, sonra kitapta

Çanakkale Savaşları hakkında Genelkurmay Başkanlığı'nın yayımladığı birkaç çalışma dışında belgelere dayalı, ilmi, ciddi ve kapsamlı bir kitabın yazılmamış olması büyük bir eksiklik. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu alandaki eksikliği gidermek için savaşların 90. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde iki ciltten oluşan "Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri" kitabının ilk cildini kısa bir süre sonra piyasaya sürecek. Kronolojik olarak 10 Ağustos 1914 ile 31 Ağustos 1915 tarihleri arasındaki olayları anlatan belgelerden oluşan ilk kitap muhteva bakımından oldukça geniş. İkinci cildiyle birlikte bu kitap bir yıl içinde tamamlanacak.

İkinci cilt ise 1 Eylül 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasını kapsayacak. Arşiv bünyesinde kurulan ve beş uzmanın çalıştığı Çanakkale Masası'nın ortaya koyduğu belge ve fotoğraflar da kitaptan önce bir sergide kamuoyuna sunulacak. Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile 18 Mart Üniversitesi tarafından 14-25 Mart tarihleri arasında ortaklaşa düzenlenecek sergide 50 arşiv belgesiyle çeşitli fotoğraflar yer alacak.
__________________
Bu sabahların bir anlamı olmalı



Büyütmek İçin Tıklayın


Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, ''meçhul çocuk askerler'' olarak Türk tarihinde yerini aldı.
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı, Konya ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nuri Köstüklü, yaptığı açıklamada, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi.
Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı.
Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:
''Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali, arzuhalci Ali Efendi'nin oğlu İsmail gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

TEK BACAĞI İLE MİLLİ MÜCADELEDE YER ALDI



Bu çocuklardan küçük Mehmet ve İsmail, 1920 yılının Ağustos ayında şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.''
Köstüklü, bir diğer kahraman Tarsuslu küçük Mehmet'in de mücadelede önemli görevler üstlendiğini belirterek , ''Bu çocuk, Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuvayi Milliye'ye yemek taşır ve postacılık yapardı. Birgün yine vazifesini yaparken kurşun yağmuruna yakalandı. Ağır yaralanan Mehmet, Konya'da tedavi gördü'' dedi.
Büyütmek İçin Tıklayın



kinali kuzular
« Son Düzenleme: 18 Mart 2008, 00:45:07 Gönderen: adını sen koy » Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #3 : 18 Mart 2008, 00:30:44 »

KAHRAMANLIKLARI TÜRKÜ OLDU



Adanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan ve sorumluluk içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü, şöyle devam etti:
''12 Haziran 1920'de Fransız ve Ermenilerden oluşan bir grubun Türklere yönelik katliamında, direniş gösteren Türk çocuklarından 10 yaşındaki Mehmet, aldığı kurşun ve süngü yaralarına rağmen hayatta kalmayı başardı, ancak bir bacağını kaybetti. Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yaktı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!...''
Köstüklü, Kahramanmaraş savunması sırasında düşmanın önünü kesmesi için kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali, milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10-11 yaşlarında Osmaniyeli Niyazi Aykan da Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, bu küçük yaşına rağmen elinde silahı asker kıyafetiyle Türk ordusuyla birlikte çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, ''Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak alayla birlikte tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti'' dedi.
Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini bildirdi.
Vatanın kurtulması için Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, ''Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine su, ekmek ve mermi götürdü. Bugün kahramanlık destanları yazarak gazi ya da şehit olan bu çocukların birçoğu bilinmemektedir'' dedi.

Çanakkale Efsaneleri

Kahramanlıkların tarih kitaplarına yazıldığı, ardında binlerce dramatik hikayelerin anlatıldığı Çanakkale Savaşları, 91 yıl sonra bile bazı bilinmeyenleriyle anılıyor.
Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul'a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, binlerce askerle Gelibolu Yarımadası'na ayak atmış, vatan topraklarını işgal etmişti.
Her karış toprağında kanlı savaşların yaşandığı, anaların oğullarının başına kına yakarak savaşa gönderdiği bölgede, İngiltere'den gelen 4. Norfolk Taburu'nun Anzak Koyu'nda, bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu söylentileri, 91 yıldır hala konuşuluyor.
Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşa katılan İngiliz Kraliyet Ordusu'na ait 4. Norfolk Taburu'nun, 12 Ağustos 1915 tarihinde Anzak Koyu mevkiindeki 60. Tepede büyük bir bulut kütlesinin içinde kaybolduğu iddia edilmiş, bu olay savaştan sonra çeşitli tarih kitaplarında yerini almıştı.
Yeni Zelanda Kıtası'nın 1. Sahra Birliği'ne bağlı 3. Bölükte savaşa katılan F. Reichardt, R.Nevnes ve J.L. Newman adlı üç asker, bu olaydan 50 yıl sonra olayın görgü tanığı olduklarını iddia etmiş, güneyden esen 70 kilometre hızındaki rüzgara rağmen, yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeki bulut kültesinin yer değiştirmeden 60. Tepe üzerinde durduğunu ve İngiliz askerlerinin bu kütlenin içinde kaybolduğunu anlatmışlardı.
Bu olay, kimilerine göre gerçek, kimilerine göre rivayetten başka bir şey değildi. Ancak, bu tür olaylar, tek bir gerçeği değiştirememişti; o da, ''Türk'ün vatan ve millet sevgisi uğruna verdiği binlerce candı...''

TARİH ARAŞTIRMACISINA GÖRE...

Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ahmet Kaşıkçı, yaptığı açıklamada, uzun yıllardır anlatılan ''bulut'' olayının, aslında kaybedilmiş savaş için uydurulan bir kılıf olduğunu söyledi.
Gelibolu Yarımadası'na, son derece donanımlı silahlarıyla gelen İngiliz ve Anzaklar'ın, savaşta ilk başlarda çok iddialı olduklarını, ancak Yeni Zelandalılar'ın yaşadıkları yenilgi üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, noter huzurunda anlattıkları ''bulut'' olayının, dünya tarihinde inanılmaz bir zafer olarak yerini alan Çanakkale Zaferi'ni küçümsemek amacıyla uydurulduğunu öne süren Kaşıkçı, şunları kaydetti:
''Binlerce insanın, gencecik yaşta hayatını kaybettiği bu savaşta askerler, savaş psikolojisiyle bu tür olaylar anlatabilir. Ancak ne olursa olsun Çanakkale Savaşı'nda yaşananları bu şekilde anlatmak, askerimize yapılan bir hakarettir. Çoğu zaman da buna benzer anlatımlarla, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşın başka güçlerin desteğiyle kazanıldığı ima edilmeye çalışılıyor. Elbette ki bizim askerimiz inançlıydı. Savaşın kazanılmasında, göğüslerindeki vatan ve iman sevgisi doruğa çıkmıştı. Bu inanç, Mehmetçik'e düşmanla göğüs göğüse yapılan muharebelerde güç vermişti.''
__________________




Bazı medya organlarımız, Avustralya'da yayımlanan The Daily Telegraph gazetesinin internet sitesinde yayınlanan habere dayanarak, İngiliz savaş muhabiri Ellis Ashmead-Bartlett tarafından çekilmiş olan video görüntülerinin, Çanakkale Savaşları’ndan bilinen ilk video görüntüleri olduğunu belirterek yayınladılar. Görüntülerin yeni olduğu doğru fakat ilk oldukları yanlış… İşte sizlere yayınlanan görüntülerden çok daha kapsamlı ve çarpıcı video görüntüleri. Aslında bu video görüntüler, bulunan görüntülerin devamı niteliğinde. Videoların içeriği ise şöyle:

1- Çıkarmadan 1 ay sonra barakalar.
2- Anzak’ların “Maclaurin's Hill” adını verdikleri mevkiden… Tepe üzerinde konuşan iki kişi ve birkaç mezar ve devamında malzeme taşıyan iki asker.
3- Anzak koyundan tepelere ilerleyen askerler.
4- Merkez karargaha mesaj getiren ulaklar.
5- Türk askerinin sadece 45 metre uzağındaki siperlerinden periskop yardımıyla, aynalı tüfeklerle ateş eden askerler.
6-  Gelibolu yarımadasına top arabası çekmek ya da yük taşımak amacıyla getirilen at ve katırlar.
7- Kraliyet Deniz Tümeni tarafından temmuz 1915 te üretilen zırhlı araç.
8- Görüntüler arasında en çarpıcı olanı. Canlı savaş sahnesi! Conkbayrına ilerleyen anzak askerleri yeni kazandıkları bir siperden ateş ediyorlar.
« Son Düzenleme: 18 Mart 2008, 00:45:47 Gönderen: adını sen koy » Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #4 : 18 Mart 2008, 00:31:29 »

Cepheden Yazılan Mektuplar - Hüseyin Özcan

Mektup insanların duygularını birbirlerine samimi olarak aktardığı bir iletişim vasıtasıdır. İnsan şahsiyetinin aynası olan mektuplarda yazanın iç dünyasının resmini görürüz. Şimdilerde ucu yakılan ya da sonuna maniler yazılan, buram buram hasret kokan mektupları özlüyoruz. Sıla kokulu satırlarla en içten ifadelerin yer aldığı bol selamlı mektuplar da artık yok denecek kadar az. Bu gidişle "Yine yar yakmış mektubun ucunu, askerlikte sevda çekmek zor diyor" ifadeleri bir müddet sonra tamamen yabancılaşacak, anlamı zor kavranılır birer cümle haline dönüşecektir.

Mektup türleri arasında asker mektuplarının ayrı bir yeri vardır. Hayatlarının en deli çağlarında askere giden gençlerimiz memleket özlemi ve aile hasretini satırlara dökerler ve sevdiklerinden gelen mektuplarla moral bulurlar. Geçmişte bir çok cephede savaşan Türk askerlerinin cepheden gönderdikleri mektupların da ayrı bir tarihi ve kültürel değeri vardır. Bazen cepheden yazılan ama bir türlü gönderilmeye fırsat bulunamayan şehit askerlerin ceplerinden çıkan mektup örneklerine de rastlanmıştır. Bunlar içinde elde en çok bulunan örnekler Çanakkale cephesinden yazılan mektuplardır. Bir vasiyet hükmünde de olan bu mektuplar, şehit askerlerin yakınlarına son seslenişleridir. Bu mektuplarda hep ümit, hep asker olmanın vatan için savaşmanın haklı gururu vardır. Seçtiğimiz mektup örneklerinde de görüleceği gibi, bu içten satırlar aslında vatan için çarpışan Mehmetçiklerimizin duygularına tercüman olan vesikalardır. En samimi duygularla ifadesini bulan bu satırlarda bütün bir aileyle helalleşme ve şehitliğe duyulan özlem öne çıkmaktadır. Mektuplardaki edebi ifadeler de o dönemdeki halkımızın kültür seviyesini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Vatan için savaşmaya çağrıldığında tereddüt etmeden cepheye koşan fedakar Türk askerlerinin anneleri de onları uğurlarken aynı samimi hisler içindeydiler. Bunlara bir örnek Bilecik istasyonunda oğlunu askere uğurlayan "elinde bir değnekcik, sırtında bağlı bir torba başındaki ıslak örtüsü ile Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mahmud oğlu Hüseyin'in annesidir. Ciğerparesini koklayan anne oğluna o gün son nasihat olarak şunları söylemekteydi:

"Hüseyin'im Dayını Şibka'da kaybettik. Baban Dimetoka'da şehid düştü. Ağabeylerin de sekiz aydan beri Çanakkale'de yatıyorlar. Bak yavrum son yongam sensin. Minarede ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri körlenecekse, sütlerim haram olsun, öl de köye dönme! Yolun Şibka'ya uğrarsa dayının ruhuna fatiha okumayı unutma. Haydi oğul Allah yolunu açık etsin!" 1 Şefkat kahramanı bir anneye bu sözleri söyleten şuur ile cephede bu nasihatin hakkını veren şuur aynı inancın şuuruydu. İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif de bu fedakar Anadolu kadınının hislerine tercüman olarak Türk milletine sesleniyordu:

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli!

Bu şuurlu vatan evlatlarından biri olan Edirne komutanı Şükrü Paşa, Edirne düşmezden evvel hükümet yetkilerine gönderdiği mektupta şunları söylüyordu:

"Edirne gibi Dünya'nın en müstahkem yerinde kurulmuş bu kutsi şehri, rezil kan içici bir düşmana teslim edecek alçak bir komutan şanlı Osmanlı tarihinde görülmemiştir. Ben de bu cinayeti işlemeyecek ve son askerimi kendi tabancama kendimi de son kurşunuma tevdi edeceğim. Şehirde savunma imkanı kalmadığını görünce, kuşatmayı sürdüren kırk bin kadar Bulgar'ı bir araya toplayıp kadın ve çocukları konsolosların ellerine birer beyaz çarşaf vererek onların korumasında şehirden çıkaracağım. Şimdiye kadar yaptıkları gibi bunları da onların medeniyet gözleri önünde isterlerse öldürsünler. Ondan sonra toplarımı o dünyaca ünlü tarihi yapılar ve kutsi yerlerimiz ile Bulgarlar üzerine çevirecek ve şehri de ateşlere boğarak harabeye döndüreceğim. İçeride ateş dışarıda ölüm içinde kalacak kahraman askerim işte o zaman kuşatma kuvvetleri bir milyon kişi de olsa onu yaracak ve bu şekilde ya kahramanca ölecek ya da atalarının kutsi başşehrini şanla terk edecektir."

Kefenini çantasında taşıyan civanmert Şükrü Paşa vasiyet olarak da şunları söylemiştir: " Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehid olarak kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafa hattımız bozulmadan şehid olursam kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir." 2

Bugün Edirne'de abidesi dikilen bu asil vatan paşası, asker olmanın hakkını vererek gelecek nesiller için bir ibret ve örnek şahsiyet olarak tarihin altın sayfalarında yerini almıştır.

2 Haziran 1915 günü yaralanmış ve Çanakkale Askeri Hastanesi'nde şehitlik rütbesine ulaşmış Kolağası (Ön Yüzbaşı) Bölük Komutanı İstanbul'dan Mehmet Tevfik'in anne babası ve eşine hitaben yazdığı mektupta, vatan için asker olmanın kutsiliği ve haklı gururu ile şehitliğe özlem vardır. Bir vasiyet hükmünde olan bu mektupta ayrıca şehit olması durumunda borçlarının ödenmesi hususundaki hassasiyeti de dikkat çekicidir:

"Sebebi hayatım, feyz ü refikim,
Sevgili babacığım, valideciğim,

Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti, hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağımdan ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

Hamd ü senalar olsun Cenab-ı Hakk'a beni bu rütbeye kadar eriştirdi. Yine mukadderatı ilahiye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyz ü refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkürler ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı hak etmek zamanıdır. Vazife-i mukaddese-i vataniyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şehadete erersem Cenab-ı Hakk'ın sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için bu, her zaman bana pek yakındır.

Sevgili babacığım ve valideciğim,

Göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih'ciğimi evvele Cenab-ı Hakk'ın saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız.

Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sa'yediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım matuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır, o teessürü izale edecek vechile veriniz. Ağlayacak üzülecek tabi teselli ediniz. Mukadderat-ı ilahiye böyleymiş. Malumat ve düyunatım hakkında refikam mektubumda laf ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver'in hafızasında ve yahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver'e yazdığım mektubum daha mufassaldır kendisinden sorunuz.

Sevgili baba ve valideciğim,
Belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda bulunmuşumdur. Beni affediniz, hakkınızı helal ediniz, ruhumu şad ediniz, işlerimizi tavsiyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz.

Sevgili Hemşirem Lütfiyeciğim,
Bilirsiniz ki sizi çok severdim. Sizin için vesayemin yettiği nisbette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet, mukadderatı ilahiye böyle imiş hakkını helal et ruhumu şadet, yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih'e sen de yardım et, sizi de Cenab-ı Hakk'ın lütuf
ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba, dostlar ve yakınlar, cümlenize elveda, cümleniz hakkınızı helal ediniz.Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun. Elveda, elveda. Cümlenizi Cenâb-ı Hakk'a tevdi ve emanet ediyorum.

Ebediyen Allah'a ısmarladım. Sevgili Babacığım ve Valideciğim....

Oğlunuz Mehmet Tevfik 3
Bazen bu kadar uzun mektup yazmaya fırsat bulamayan bu asil vatan evlatları alelacele yazabildikleri üç beş satırla duygularını özetlemişlerdir. Askerler genel olarak ailelerinden dua ve helallik istemekteydiler:

Velinimetim sebeb-i hayatım pederim Mehmet Ağa,

İlk önce saygılarımı sunar ellerinden öperek hatır şeriflerini sual eylerim. Eğer ki oğlunuzdan zerre miktar sual ederseniz Allah'a şükür sağlığım yerinde olup siz pederciğimin de sağlıklı ve afiyetli olmasını Cenâb-ı Mevlâ'ya niyaz eylerim. Elleri havada gözleri yolda dilleri duada olan validelerimin ellerinden öperek mahsus selam edip beş vakitte hayır dualarını isterim… Oğlunuz Kadir 4

Cepheden yazılan son mektuplara bir örnek de mektubunu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)'da şehit olan ihtiyat zabit (yedek subay) namzedi Hasan Etem'in mektubudur. Düşmanın Çanakkale'ye dayandığını işittiğinde birçok fedakar Türk genci gibi o da vatan için gözünü kırpmadan cepheye koşmuş, gönüllü yazılmıştır. Kendisi İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Bayezit Numune Mektebi'nde öğretmen olarak vazife yapmaktaydı.

Hasan Etem'in validesine son mektubunda duygularını samimi ve edebi bir şekilde aktarırken askerlerin moral ve motivasyonlarını sağlayan manevi hayatlarından tablolar sunmaktadır.

Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi,

Nasihat-amiz mektubunu Divrin Ovası (Niğde) gibi, güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti.

Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu ...

Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:

-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekala dedim, aldım baktım, sütlü çay...
-Mustafa bu sütü nereden aldın,
dedim.
-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
-Evet dedim. Evet ne kadar güzel.
-İşte onun çobanından 10 paraya
aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi"

Şevket merak etmesin o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat, valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi (kardeşleri) de senin sayende görecekler.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerler saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah'ım , bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi.Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık.. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

"Ey benim Rabbim !
Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle! "diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Oğlun Hasan Etem
Bir başka hisli mektup da 9 Ocak 1916'da şehit olan Üsteğmen Zahid'in eşine hitaben yazdığı mektuptur. Şehit düşeceğini hisseden üsteğmenin bu mektubu da bir vasiyet tarzındadır:

"Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

Birincisi benim için kat'iyyen ağlama...
İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan "mihr-i muaccel " ve "mihr-i müeccel " ini al, üst tarafı ile bana bir mevlid okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma..."

Ayrıca mektubun içinden kırmızı kordelaya bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir. İşte o zaman herkes Zahid'in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evlâd ü iyâl düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

Gümüşhane'nin Şiran ilçesinden olan Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi'nin kızı, eşi Hanife Hanım'a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

"Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim." 5
Bu mektupların dışında esir düşmüş askerlerimizin yazdığı ve ailelerinin olara hitaben yazdığı mektup çeşitleri de vardır. Bu mektuplarda da yine aynı tema aynı hasret vardır. Hindistan'dan Rusya'ya Sina çöllerine kadar sayısız birçok cephede yedi düvelle din ve vatan uğrunda çarpışan askerlerimizden esir düşenlerin yakınlarına durumlarını bildirmek için tek umutları yazabildikleri mektuplardı. Bu mektuplar da maalesef zaman zaman ellerine ulaşamamıştır. Her şeye rağmen ümitlerini tazeleyen askerlerimiz yeni mektuplar kaleme almışlar duygularını hasretlerini satırlara dökmüşlerdir. Bazen o meşhur Yemen türküsündeki gibi "gidenler dönmemiş" ne kendilerinden bir haber alınmış ne de mektupları gelmiştir. Bu meçhul kahramanlara Mehmet Akif'in söyleyişiyle Peygamber kucak açmıştır:

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Sonuç olarak bütün bu mektuplar tarihe altın harflerle yazılan sahiplerinin şahsında cepheden cepheye gözünü kırpmadan koşan bütün şanlı Türk askerlerinin duygularına tercüman olan vesikalardır. Bugünün nesillerinin ecdatlarının bu asil davranış ve bakış açılarından alacağı birçok ibretler bulunmaktadır.

Yağmur Dergisi  / 27 Nisan - Mayıs - Haziran 2005 
Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #5 : 18 Mart 2008, 00:32:02 »

Oglum Hasan, üç aydır ki mektubunu almadım,
Gece, gündüz hayır duanızdan geri kalmadım,
Sen onbası olmus idin, Aksehir’den giderken
Çavus oldum diye yazdın, tabur cenge girerken,

Zafer için her cengine yedi hatim adadım.
Allah korusun ocagımda sensin kolum kanadım.
Yaradanım sana nasip ederse sahadet,
Odur kulluk Hakka, vatan millet için ne devlet


Imam dedi; Çanakkale’de ulu sanlı cenk olmus.
Düsmanların siperleri bastan basa les dolmus.
Derelerden, tepelerden seller gibi kan akmıs.
Korkak düsman geri kaçmıs, toplarını bırakmıs,

Sen o kanlı derelerden topladıgın sümbülü,
Yolla taksın yavukluna ziynet bulsun kakülü.
Geçen gece ben bu cengin rüyasını görmüstüm.
Sevincimden aglayarak hayır diye yormustum.

Plevne’de yatan sehit baban eve gelmisti.
“Hasan Gazi oldu.” Diye bana müjde vermisti.
Sonra gördüm sag elinde yükselmisti bir bayrak,
Din hasmının kalesine dikilmisti o sancak.

O sancak ki Türklügün sanlı namus gömlegi.
Cana millet bilin anın ugrunda ölmeyi.
Sen düsünme millet bize gözü gibi bakıyor.
Sükür, bolluk, zat, zahire her taraftan akıyor.

Eger köyde ölen kalan var mı diye sorarsan,
Konu komsu esi dostu hatırlayıp anarsan,
Muhtargilin Ahmet sehit olmus haber geldi dün.
Köy giyindi kusandı, hep namazgaha gittiler.
O sehidin remmetullah duasını ettiler.
Yeri belli olmak için mezarını kazdılar.
Bir tas dikip Ahmet sehit oldu diye yazdılar.

Kurban kesip hatmi serif indirdiler, hep ona
Gönderildi onun gökte yatan sanlı ruhuna.
Sen bilirsin yavuklusu kumral saçlı Emine,
Bir al bayrak asmıs idi o gün kendi evine.

O güzel kız yesil örtü örtmüs idi basına.
Bir kurumla oturmustu, köyün dibek tasına,
Hiç kırmadı aglamadı sandım onu bir melek,
Onun erlik ocagını söndürmüstü kör felek.

Sürme çekmis, kına ,ile süslemisti elini,
Olmus idi telli duvaklı nurlu sehit gelini.
Dedi; Ahmet beni artık ahrette beklesin.
Ben onunum utanmasın beni Hak’tan istesin.

Kaderim bu, sehit olmus benim sanlı yigidim,
Kız kalırım varmam ele benim canlı şehidim.

Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #6 : 18 Mart 2008, 00:33:05 »

Tahmis - Yahya Kemal

Cepheden topları ejder gibi bârû-efgen
Arkasından gemiler bir sürü dîv-i âhen
Gökde tayyârelerinden saçarak nâr-ı fiten
Savlet etmişdi Çanakkal‘aya bahr ü berden
Ehl-i İslâmın iki hasm-ı kavîsi birden

Kadın erkek anadantâ süt emen yavrumuza
Hepimiz cânla sarıldıkça vatan duygumuza
İntizâr etdi adû tehlikeden korkumuza
Lakin imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal‘a-i pûlâd-beden

Şükür Allâha ki gördüm bu mübârek sinde
Kahramân ordumu serhadde muzaffer zinde
Müjde İrân ile Tûrâna ve Çîn ü Hinde
Asker evlâdlarımın pîşgeh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen

Allah Allah nidâsıyla muhâcim ahrâr
Tepelerden boşanıp sâika-vârî kahhâr
Etdiler düşmeni bir öyle ki iclâ-yı kenâr
Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etdi firâr
Kalb-i İslâma nüfûz etmeğe gelmiş-iken

                         Yahya Kemal Beyatlı
Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #7 : 18 Mart 2008, 00:34:12 »

Büyütmek İçin Tıklayın
Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #8 : 18 Mart 2008, 00:34:45 »

Çanakkale Savaşı'nda bayram!



Yarbay Kâzım Karabekir’in Çanakkale Savaşı sırasında birliklerine gönderdiği Kurban Bayramı mesajı. O yıl savaş nedeniyle Haccın yapılamadığının da vurgulandığı o satırlar:

İnsanın direnme sınırlarını zorlayan muharebeler zincirinden oluşan Çanakkale Savaşı’nda Mehmetçiğin moralinin her zaman yüksek tutulması çok önemliydi. Bunun farkında olan Osmanlı komuta kademesinin en çok vurguladığı noktalardan birisi de bu mücadelenin dini yönüdür. Kolordu emirlerinden tabur emirlerine kadar bir çok resmi belgede İslami vurgulara her zaman rastlamak mümkündü. Buna en güzel örneklerden birisi olan, Yarbay Kâzım (Karabekir) Bey’in Çanakkale Savaşı sırasında birliklerine gönderdiği Kurban Bayramı mesajını ilk okuduğumda çok duygulandım. Eminim sizler de aynısını hissedeceksiniz.

Hacc’ın o sene savaş nedeniyle yapılamadığını belirten Yarbay Kâzım Bey, Kurban Bayramı mesajında; “Bu melanet elbette gayretullaha dokunacaktır. Ordu-yı İslâm pek yakında mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dörtyüzmilyon ehl-i İslâm, hür müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu, Beytullah’a kavuşacak, “lebbeyk!” diye haykıracaktır“ diyor. Askerlerine Kerevizdere kurbanlarına ve şehit arkadaşlarına Fatihalar göndermeleri gerektiğini belirtiyor, tüm personelinin bayramını tebrik ediyordu.
92 yıl önce Çanakkale Savaşı sırasında bir Türk subayının verdiği mesaj, hem savaşın psikolojisini yansıtırken, hem de İslâm dünyasının o dönemdeki zor durumuna dikkati çekiyor. Ayrıca umudu hiçbir zaman da kaybetmemeyi de vurguluyor. Bu belgeyi günümüze ulaştıran Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gazisi Kd. Başçavuş Nurettin Peker’i rahmetle anıyorum. İşte Çanakkale Savaşı’nda 14. Kastamonu Tümeni Komutanı Yarbay Kâzım (Karabekir) Bey’in Kurban Bayramı’nda tümenine yazdığı bayram tebriği….

Kerevizdere (17 Ekim 1915)

Yarın Kurban Bayramıdır.
Yüzbinlerce muvahhidinin Kâbe-i Muazzama’da dergâh-ı ulûhiyete yöneldiği, rahmet-i ilâhiye kapılarının âlem-i İslâm’a açıldığı gündür. İngiliz vahşeti, Fransız denaeti, Rus zulüm ve esareti milyonlarca İslâm kardeşimize bu sene Kâbe-i Muazzama’nın yollarını kapadı.
Bu melanet elbette gayretullaha dokunacaktır. Ordu-yı İslâm pek yakında mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dörtyüzmilyon ehl-i İslâm hür, müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu, Beytullah’a kavuşacak, “lebbeyk!” diye haykıracaktır.

Her evde, her bucakta, tehliller, tekbirlerle kurbanlar kesilirken, biz de Kerevizdere kurbanlarımıza ve şehit kardeşlerimize fatihalar gönderelim. Bizler ya şehitlik ya da gazilik duygusuyla Hakk’a bel bağlayalım. Tâ ki dinimiz kurtulsun, namusumuz masum kalsın. Nâm-ı millet yükselsin. Vatan ebedi şan ve şeref bulsun.

Bu mübarek gün vesilesiyle zabitan ve efrat arkadaşlarımın gözlerinden öper cümleyi tebrik ederim.

14. Fırka Komutanı
Kaymakam Kâzım Karabekir

…….

Bu fırka Balkan Harbi’nden sonra, Yanya’dan Kastamonu’ya dönmüş, daha sonra Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Zaferden sonra Kafkas Cephesi’ne oradan da Irak Cephesi’ne gitmiş, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın 6. Ordusu’nda çok sayıda kayıp vermiş, mevcudu 5-6 kez yenilenmek zorunda kalınmıştır. 30 Ekim 1918’de çok sayıda asker ve subayı İngilizlere esir düşmüş, bir kısmı da Musul’a geri çekilmiştir. Tümen daha sonra İstiklâl Harbi’ne katılmıştır.

Bu tebrik notunun günümüze ulaşmasını sağlayan Gazi Kd. Başçavuş Nişantaşılı Nurettin (Peker), Balkan Savaşı’nda İşkodra’da, sonrasında Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de (Arıburnu ve Kerevizdere’de) çarpışmış burada yaralanması üzerine İstanbul’a askeri hastaneye gönderilmiştir. Tedavi edildikten sonra yeniden birliğine katılan Gazi Nurettin Bey, Kafkas Cephesi’nde, sonrasında Irak Cephesi’nde çarpışmış, oradan da İran Harekâtına katılmıştır. Tekrar Irak Cephesi’ne dönen Nurettin Bey, cephenin çökmesiyle 1918 sonlarına doğru İngilizlere esir düşmüş Basra ve Hindistan’daki esir kamplarında üç seneye yakın kaldıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın İngilizlerle yaptığı esir değişimi sonucunda İstanbul’a dönerek esaret hayatı son bulmuştur.

Kurtuluş Savaşı’na gönüllü olarak katılan Nurettin Bey, Sakarya Cephesi’nde büyük yararlılıklar göstermiş, tekrar yaralanmış, kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edilmiştir. 1912’de Balkan Savaşı ile başlayan ve birçok cephede 11 yıl süren askerlik hayatı, 1923’te Cumhuriyet’in ilân edilmesiyle sona ermiştir.

Bu belgeyi bana veren merhum Gazi Nurettin Peker’in oğlu Orhan Peker Beyefendiye çok teşekkür ederim . Kendisi babasından kalan belgelerden, tuttuğu notlardan arşiv oluşturmuş üzerinde çalışıyor. Uygun bir zamanda yayınlamayı düşünüyor. Umarım bu notlar ve belgeler kısa zaman içerisinde yayınlanır, genç neslimiz hayatı inanılmaz zorluk içerisinde geçen, cepheden cepheye koşan, yaralanan, ölümle defalarca burun buruna gelen, esaret hayatı yaşayan ama umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen bu gazimizi ve onun şahsında zor geçen o günleri okuma, anlama fırsatı bulur.


 

Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
adını sen koy
Bin kere cekip gitsen yüregimden, dönüp hep geri gelebilirsin...
©AS MODERATÖR
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 6.335


Sus ve git sevgili,Sevdanın hası suskun olanıdır,S


« Yanıtla #9 : 18 Mart 2008, 00:35:36 »

Büyütmek İçin Tıklayın
Logged

Bazen susmak gerekiyormuş,bazen bomboş bakmak gerekiyormuş hayatın yalanlarına;
anlamaya çalışmak saçmalık..anlamadan yaşamak gerekiyormuş,
zaman degilmiş gideni getiren;aslında zamanmış varolanı götüren,
Ama bazen unutmak gerekiyormuş unutulma pahasına…
i´ve loved but i´ve no lover...sevmisim ama sevenim yok...
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: